Yayınlar slogan

Biz insanların değeri
Okuduğu kitaplarla ölçülür.

Herbert Spencer

Yayınlar Başlık

Yayınlar

Spor Medyası ve Basın Ahlak Kuralları

Ahlak, “Bir toplumsal bilinç, davranış ve ideolojik ilişki biçimi; bir toplumsal oluşuma, sınıfa, kesime özgü, tarihsel ve somut olarak belirlenmiş, bunların belli bir topluluğa, sınıfa, devlete ya da tümüyle topluma olan tutumunu kurallara bağlayan temel görüşler, değerler, normlar, ilkeler, ilişki ve davranış biçimleri bütünü”dür.

Genel bir anlatımla ahlak, “Belli bir dönemde, belli topluluklarca benimsenmiş olan bireylerin, birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen töresel davranış kurallarının, yasalarının, ilkelerinin bütünü ya da farklı topluluklarda ve zamanlarda, kapsamı ve içeriği değişen ahlaki değerler alanı” olarak tanımlanabilir.
Kimilerinin “Basın Ahlak Kuralları”, kimilerinin de “Basın Meslek ilkeleri” olarak adlandırdıkları “öğütler”i, geniş bir genellemeyle, “Haber üretiminde dürüstlük, gazetecinin nesnel (objektif) olmaya çaba göstermesi, haberde tarafların tümünün görüşlerinin yansıtılması, özel yaşama saygı, kamu yararının önceliği, mesleğin olanaklarını özel çıkarlar için kullanmama, haber kaynağının gizliliğinin korunması, şiddet ve zorbalığın özendirilmemesi, iftira, hakaret ve kötülemeden sakınılması, kişi ve kurumları küçük düşürme amaçlı haberlerden kaçınılması,” biçiminde özetlemek mümkündür.
Hangi ad altında olursa olsun, meslek ilkelerinin ya da kurallarının başka bir işlevi de, toplumun geri kalan bölümündekilerle ilişkilerinin eşgüdüm içinde yürütülmesine katkıda bulunmaktır. Bu çerçevede, meslek ahlakının, hem meslek grubunun davranışlarına dönük, hem de aynı grubun topluma karşı ödevlerine yönelik ilkeler, kurallar içerdiği bir gerçektir.
Günümüz Türk spor basınında, bu temel ilke, kural, öğüt ya da yaklaşımlar, ne yazık ki çoğu kez, çeşitli nedenlerle göz ardı edilmektedir. Bu nedenleri, dikey ve yatay tekelleşmenin gerekleri; bilinçsiz küreselleşmenin sakıncaları; devletin, hükümetin, egemen güçlerin, baskı odaklarının, yerleşik kültürün, medya kurumları ve gazeteciler üstündeki baskıları; sermayenin çıkarları; editoryal bağımlılık; yayın ilkeleri ve işletme çıkarları denilen zorlamalar; yayının ideolojik çizgisi ile gerçek arasında sık sık ortaya çıkan çelişkiler; patronun arzuları; üstlerin ya da yakın çevrenin ricaları; okur ve izleyicilerden gelen istekler; can güvenliği kaygısından kaynaklanan “el titremeleri”; iş güvenliği ürkekliği; gibi ana başlıklarda toplamak mümkündür. Bu etmenlerin sonucu olarak medya, okuma alışkanlığına sahip, iyi hazırlanmış gazete konusunda titizlik gösteren bir okur kitlesi, ya da iyi programlar peşinde koşan bir izleyici kitlesi yaratamadığından, okurun, izleyicinin ya da dinleyicinin önünden gitme gibi bir zorunluluk da duymamaktadır. Bu nedenle yayım ve yayınlarda, “ortalama birey tipi” ölçü olarak ele alınmakta ve bu düzeydeki kişilere seslenilmektedir. Bu sesleniş, belirli bir öz ya da nitelik içersin içermesin, talebin karşılanması biçiminde gerçekleşmektedir. Talep de çoğu kez, belirli bir düzeyden yoksun bulunduğundan, söz konusu sesleniş, “Körler, sağırlar birbirlerini ağırlar” özdeyişine uygun olarak, içeriksiz ve niteliksiz bir biçimde sürmektedir. Aralı olarak görülen nitelikli yayınlar da, tiraj kaybı ve “raiting” azalması gibi neden ve bahanelerle uzun sürmemektedir. Böylece kısır döngü devam etmekte, medyanın temel işlevi olduğu iddia edilen kamu görevinin etmenlerinden sayılan bilgilendirme, eğitme ve sağlıklı kamuoyunun oluşmasına katkı da, böylece hiçbir zaman gerçekleşememektedir.
Bu tür uygulamalar, spor medyasında daha yoğun bir biçimde görülmektedir. Türk spor medyası, fanatizmi bir tiraj öğesi olarak açık bir biçimde kullanmaktadır. Şöyle ki spor medyası, özellikle Türk popüler kültüründe çok önemli bir yeri bulunan futbolda, fanatizmi üretmekte, geliştirmekte ve yaymaktadır. Türk toplumu da, büyük çoğunluğuyla spor yapmak yerine, maç izlemeyi hatta ondan daha çok spor üzerine konuşmayı yeğlediği için, medyanın bu tutumu genelde pek yadırganmamaktadır.
Spor camiasında, belirli takımların (ağırlıklı olarak Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe, Trabzonspor, aralı olarak da bazı kent takımları) taraftarları arasında, özellikle yoğunlaştırılan gerilim satış getirdiğinden, medya yöneticileri tarafından özellikle desteklenmektedir. Bu nedenle de, çarpıcı, hatta tahrik edici sloganlar üretilmekte, başlıklar atılmakta, yazılar kaleme alınmakta, verilmemiş demeçler verilmiş gibi, söylenmemiş sözler de söylenmiş gibi kullanılmaktadır. Amaç, bir yandan bireyi habersiz bırakmamak, böylece ilgiyi sürekli kılmak, bir yandan da gerilimi düşürmemektir.
Spor medyası, Türk toplumunu oluşturan bireylerin büyük çoğunluğunun, eğitim ve ekonomik düzeylerinin düşüklüğünü, duygusallığını, heyecanını, seçeneksizliğini ve hatta milliyetçiliğini (şehit analarını memnun eden gol, Avrupa'ya dersini vermek, ya istiklal ya ölüm maçı) olabildiğince sömürmektedir. Bu sömürü, çoğu kez şiddet öğesini de bilinçli ya da bilinçsiz biçimde gündeme getirmekte, bireyler, öteki takımların başta yöneticileri, taraftarları ve hatta futbolcularını düşman gibi görmeye başlamaktadır. Bazı aşırı fanatikler de, yaratılan ortamdan etkilenerek, yaşamlarındaki şansızlıkların, başarısızlıkların ve eksikliklerin faturasını, öteki takımların taraftarlarından çıkarma eğilimine girmektedirler.
Bu belirlemelerin ardından ortaya atılması gereken ilk ve temel öneri, eğitim düzeninin, tüm aşamalarda gözden geçirilerek, manevi değerlere saygılı bir akılcılık ilkesi üzerine yeniden yapılandırılması olmalıdır. Örneğin bireylere, maçların namus ölçüşmesi, ya da ülkeler çatışması değil, birer sportif yarışma olduğu, maça, karşıt görüşlüleri korkutmak, yaralamak ya da öldürmek amacıyla döner bıçaklarıyla gitmelerinin, kendilerine ve yakınlarına ağır yükümlülükler ve olumsuz sonuçlar getirebileceği bilinci, küçük yaştan itibaren aşılanmalıdır.
Bir yandan da bireylerde, yaşamın tek amacının bir an önce ölmek değil, aksine sağlıklı ve saygın bir biçimde, kendini geliştirerek, başkalarına destek olarak ve sonunda daha iyi bir kuşağın gelişmesine katkıda bulunarak, onurlu bir süreç geçirmek olduğu fikrinin yer etmesi sağlanmalıdır.
Bir ülkedeki tüm kurumların birleşik kaplar kuralına uydukları, yadsınamaz bir gerçektir. Bu nedenle ülke bireylerinin eğitim ve ekonomik düzeyleri yükseldikçe, bunlara bağlı olarak kültür düzeyleri ve davranış biçimleri de değişecektir. O zaman ülkede daha değişik medya yöneticileri, medya çalışanları, daha değişik okuyucu, izleyici ya da dinleyiciler bulacağız. Dolayısıyla daha değişik bir medya...
Bu sürecin gerçekleşmesini beklerken spor yazarları da;
Bireylerin, toplulukların ve ulusların haklarını ve saygınlığını tanımalıdırlar. Başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunmalıdırlar. Bireyler, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyen yayınlardan kaçınmalıdırlar. Her türden şiddeti haklı gösteren, özendiren, kışkırtan yayından uzak durmalıdırlar.

(Bu yazı, İstanbul Üniversitesi Spor Dergisi’nin, Ağustos 2000 tarihli 4. Sayısı’nda yayımlanmıştır.)

Atilla Girgin ile İletişim Fakülteleri ve Gazetecilik Üzerine

Hakan Yılmaz ve Osman Emre Gülören

“Haber Yazma Teknikleri, Haberci Adayının El Kitabı”nın yazarı, Öğretim Görevlisi Atilla Girgin ile gazetecilik mesleği ve iletişim fakülteleri üzerine bir söyleşi yaptık.

Atilla Girgin’in gazetecilik mesleğine başlaması nasıl oldu?

Ben, 1965 yılında liseden mezun olunca sınav kazanarak Mülkiye’ye (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) gittim. Orada 4 yıllık bir Basın-Yayın Yüksekokulu açılmıştı. Biz 30 kadar genç, Türkiye’de ilk kez gazetecilik yapmak için 4 yıl okunması gerektiğine karar veren kişilerdik. 4 yıl süreyle gazetecilik eğitimi aldık.
Ancak eğitim büyük oranda teorikti. Benim bir şansım vardı. 1968 yılında Anadolu Ajansı’nda stajyer muhabir olarak çalışmaya başladım. Ancak orada da pratik yaparken teori yoktu. Kulaktan kulağa bir kültür vardı. Çünkü onlar habercilik yaparken, belirli bir akademik bilgiye dayanarak haber yazmamışlardı. Herkes bir şeyler söylüyordu; isterdim ki insanlar yazı yazarken belirli mantıkla hareket etsinler.

Üniversite eğitimi sırasında hatırladığınız önemli hocalar var mı? O zaman nasıl bir eğitim programı uygulanmaktaydı?

Bizim aldığımız eğitimde de bir şanssızlık vardı. Çünkü o okulu açanlardan hiçbiri gazeteci değildi. Hocalarımızın büyük çoğunluğu hukukçu ve siyaset bilimciydi. Somut olarak ne okutulması gerektiği bilin¬miyordu. Hatta biz 2. sınıfa geçtiğimizde, “1. sınıftaki derslerden hangileri kalsın, hangileri kaldırılsın ?” diye bize bir anket yaptılar. 4 yıl boyunca haberi yazarken kimse bize, “Dikkat edin noktayı şuraya, virgülü şuraya koyun.” diyerek somut bir şey söylemedi.
Bunun eksikliğini hep çektik. 1987-1993 yılları arasında İ. Ü. Basın-Yayın Yüksekokulu’nda (sonraki İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde) ders verirken tahtada hep haber yazdırdım; işin özü bu. Bir trafik kazası haberi nasıl yazılır? Yaralılar hastaneye gönderilir mi? Yaralılar hastaneye gönderilmez. Çünkü yaralılar paket değil. Yaralılar hastaneye kaldırılır. Gençlerin bu gibi kalıpları, yazılı olarak bulmaları lazım kitaplarda. Bu eksikliği çok çektiğim için “Haber Yazma Teknikleri” kitabını kaleme aldım.
Üniversite eğitiminden sonra gazetecilik mesleğine başlamanız nasıl oldu?
Üniversiteden sonra Fransa’da kaldığım süre ile yedek subaylık süresini çıkarırsanız, 27 yıllık gazetecilik yaşamım oldu. Bunun büyük çoğunluğu Anadolu Ajansı’nda çeşitli görevlerle geçti. Kısa bir dönem de TRT’de Haber Dairesi Başkanlığı yaptım. 1994 yılı başından bu yıl başına kadar da Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisiydim. Şimdi yuvaya, yani İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne döndüm.
Gazetecilik mesleğinin Üniversite düzeyinde eğitimin almak piyasada nasıl avantajlar sağlıyor?
Bazı okullu olmayan gazeteciler, gazeteci olunamayacağını, doğula¬cağını söylüyorlar. Ben yıllarca şunu savundum. Gazeteci olmak için belli yetenekler lazım, kabul. Ama gazeteci olmak için yüksek öğretim de gerekli. Gazetecinin belli bilgileri alması lazım. Belirli bir kültüre ve görgüye sahip olması lazım.
Gazetecilik yaparken belirli kişilere gidiyorsunuz. Onlardan bilgi alacaksınız. Bu bilgilerin belirli bölümleri o kişilerin saklamak istediği şeyler. Siz ne yapıp edip bunu alacaksınız. Kaynağın yerinde siz olsanız aşağıladığınız, küçümsediğiniz bir kişiye bilgi verir misiniz? Demek ki, bir gazeteci olarak haber kaynağımıza gittiğimizde kültürü, eğitimi olan görgü kurallarını bilen, sözü dinlenir, yani medeni ölçüler içinde olmamız lazım. Bu da Türkiye için gerekli bir eğitimin parçası. Bunları, bazı kişiler küçük ayrıntı gibi görüyor; fakat bunlar gazetecilik mesleği için çok önemli şeyler. İnsanlarla ilişki kuruyorsunuz; sağlıklı ilişkiler kuramazsanız, onlardan bilgi yani haber alamazsınız.

Şu anda medyada çalışanlar bu söylediğiniz noktalara dikkat ediyor mu?

Medyadan önce Türkiye için sıkıntılıyım. Ben, yılın ilk dersinde öğrencilere şunu soruyorum. “Yemek yerken bardak sağda mı durur, solda mı durur?” Sınıfı bir izleyin, kimi “sağda” diyor, kimi “solda” diyor. Bir bölümü de “ortada” diyor. Yani orta öğretimde en basit görgü kuralları bile öğretilmiyor.
Yaşama tarzı öğretilmiyor. Hayatın amacı Öğretilmiyor. Daha da önemlisi Türkçe öğretilmiyor. Bu tabii topluma yansıyor. Bunu 4 yıllık eğitimle tamamen ortadan kaldırmak mümkün değil. Bunlar gençlerin sorunu değil; bozuk eğitim sisteminin, çocuklarıyla yeteri kadar ilgilenmeyen ailelerin sorunu. Orta öğretimde eğitimin kalitesini artırmamız gerekli.Yoksa sizlerin de karşılaştığı bazı çirkin sahneleri, medyada sık sık seyretmek zorunda kalacağız.

Sizin de bahsettiğiniz bu gibi sahnelerle medyada karşılaşmamak için İletişim Fakülteleri’nde nasıl bir eğitim programını hayata geçirmek gerekli? Pratikle teorik eğitim nasıl bir bütünlük içinde öğrencilere sunulmalı?

Yıllarca ben masanın öbür tarafında olduğum için şunu soruyordum gelen öğrencilere, “Haber yazmasını biliyor musun? Al şu haberi daktilonun başına geç yaz. Fotoğraf çekmesini biliyor musun? Al makineni fotoğraf çek gel.” Medyaya bilgisayar girdikten sonra şunu sormaya başladık. “Bilgisayar kullanmasını biliyor musun? Al şu haberi PC’de yaz, bas et getir.” Fotoğraf için de, “Fotoğraf çekmesini biliyor musun? Makinenin markası ne? Hangi objektiflerin var? Bana bir fotoğraf çek gel.”
İletişim Fakülteleri’nden mezun olan öğrenciler öncelikle haber yazmasını, bilgisayar kullanmasını, fotoğraf çekmesini, kamera kullanmasını bilmeleri lazım. Bunun yanı sıra öğrencilerin Türkçeyi çok iyi bilmeleri ve kullanmaları gerekli.
Üzülerek söylemek istiyorum ki, bazı iletişini fakültelerinde gençlerin bilgisayar öğrenmek gibi bir şansları yok. Çünkü bilgisayarların büyük bölümü bozuk; ödeneksizlikten tamir ettirilemiyor. Geri kalan bilgisayarlar da, öğrenciler bozarlar diye kullanıma sunulmuyor. Bazı fakültelerde fotoğraf makinesi yok. Bazılarında ise arızalanır, kırılır diye öğrencilere verilmiyor.
Kameralar da verilmiyor; kırılır, bozulur diye. Bazı fakültelerde ise kamera veriliyor, mikrofon yok. Öğrenciler ödevlerini yapmak için mikrofon satın alıyorlar.
Böyle bir eğitim sisteminin sağlıklı sonuçlar vermesi mümkün değil. Tabii ki kamera kırılacak, fotoğraf makinesi bozulacak, bilgisayar arızalanacak. Bizim mesleğimizde kullanılan aletler bazen arızalanır. Bu profesyoneller için de geçerlidir.
Ama “Seleye otur, didonu tut, ayağını pedala koy.” diyerek bisiklete binmek öğretilmez. Bu iş pratik içinde öğrenilir; düşmek lazım, yaralanmak lazım.

Sizin anlattıklarınızdan anladığını kadarıyla öğrenciler İletişim Fakülteleri’nde okurken mesleki formasyonlarını tam anlamıyla tamamlayamayacaklar. Bu eksik kalan eğitimlerin nasıl ve hangi yollarla gidere bilirler? Ne yapmaları gerekir? Siz bugün geriye dönüp bugün için bir İletişim Fakültesi öğrencisi olsaydınız ne yapardınız ?

Bir an önce bir iş bulup çalışma şansını arardım. Ben öğrencilik yıllarımda pratik eksikliğini, böyle giderdim. Ama sevinerek söylemek gerekir ki, İletişim Fakülteleri yöneticileri de farkına vardılar, pratik eksikliğinin. Onun için yan kuruluşlar oluşturmaya başladılar. Haber ajansları gibi, kendi yayın organları gibi, radyolar gibi. Ama o radyoları RTÜK lüzumsuz radyolarla aynı kefeye koyarak kapatıyor. Örneğin Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde kurduğumuz, öğrencilerin kısa bir alana müzik yayını yaptıkları radyoyu, RTÜK geldi “yasaya aykırı” diyerek mühürledi. Bir yandan da zorunlu stajlar bir ölçüde pratik eğitime destek oluyor.
Yine de kabul etmek lazım ki iletişim fakültelerinden mezun olan herkesin iyi gazeteci, iyi televizyoncu, iyi haberci olacağı diye bir garanti yok. On kişi yola çıkıyor, birileri bir kaç adım öne çıkıyor ve o önderliklerini genelde profesyonel hayatlarında da sürdürüyorlar.

Sektörle İletişim Fakültesi öğrencilerinin ilişkisini nasıl görüyorsunuz? İletişim fakültelerine yönelik ne gibi önemli hareketler olabilir?

Sektörle akademik kuruluşlar arasındaki en büyük sorun staj konusu. Bir takım yerlerde, iletişim fakültelerinden gelen öğrenciler ortada dolaşacak, işlere engel olacak kişiler engel olarak görülüyor. O yüzden de stajlara sıcak bakılmıyor.
Stajyerlerin bir bölümü iş yapmaya, bir şeyler almaya gitmiyorlar; doğru. Ama onlar arasında bir şeyler öğrenmeye gidenler var. Sanıyorum bu sektördeki kuruluşların ayırımı iyi yapmaları lazım. Teori çok güzel, bu bütün meslekler için önemli. Ama uygulamaya geçtiğinizde bazı bilgilerden, etik değerlerden vazgeçmek zorunda kalıyorsunuz.
Biz basına gereksiz ödevler veriyoruz,’“Basın toplumu ileriye götürmelidir, basın şunu yapmalıdır, basın bunu yapmalıdır.” Basın bir ticari kuruluştur. Basına giren her kişinin, her patronun amaçlarından en önemlisi para kazanmaktır. Bir topluma bir malı nasıl üretip nasıl satacaksınız? Toplum o malı nasıl istiyor ise... Talep oluşturabilecek bir biçimde ürün meydana getirmeniz gerekir. Toplum bu ise toplumun değerleri bu ise bizim medyamız da budur. Toplumumuzun bir takım değerleri, eğitimi yükseldikçe hepimizin o değerleri yükselecek. 10-15 yıl içinde basın mesleğinin yükselme trendi devam edecek.
Ancak günümüzde önemli bir sorun var. iletişim fakülteleri mezunlarının medya kuruluşlarında çalışmaya başladıklarında zorunlu olan 3 aylık staj süresi, bazı işverenler tarafından keyfi bir biçimde uzatılıyor. Ya da bu gençler 212 numaralı yasa yerine 1475 sayılı yasaya göre çalıştırılmak isteniyor.
Bunun nedeni arz talep dengesizliği. Bu sorunun bir an önce çözümlenmesi için ülke çapında önlem gerekli, iletişim fakültelerinin öğrenci kontenjanları gibi...
İletişim sektörü çok zengin olmakla beraber iletişim fakültelerine parasal destek sağlamıyorlar. Bir kopukluk var. Yıllardır iki tarafta birbiriyle anlaşamadı. Akademisyenlerin bir ölçüde kendilerini aşağıladıklarını sanıyorlar. Akademisyenlerde de, ekonomik nedenlerle medya yöneticilerinin kendilerini üstün gördükleri gibi bir düşünce var. Ben bunu eğitim programları içinde de görüyorum.
Pratik eğitimini artırmak için meslekten arkadaşlarımız gelip ders veriyorlar. Fakat o dersler anı anlatma dersi oluyor, öğrenciler artık sıkılmaya başlıyorlar. Akademisyenlerin biraz pratiğe yönelmesi, pratikten gelen meslektaşlarımızın da biraz bilgilerle teçhiz olmaları gerekiyor. Derslerde, “Ben meslekteyken, gençken” gibi anılarını anlatan arkadaşlarımız için bir Nasrettin Hoca fıkrası var. Hoca yaşlılık döneminde bir misafirliğe gitmiş. Evden çıktıktan sonra eşeğe binecek. Komşular, “Eşeği binek taşının yanına çekelim, rahat binin.” demişler. Hoca, “Ben eşeğe gençliğimden bu yana arkasından koşar, atlar semere, binerim.” demiş. “Yapma” hoca demişler, “Gençlik ayrı, oysa şimdi ayrı…” Hocanın ısrarı üzerine eşeği binek taşından ayırmışlar. Hoca, koşmuş koşmuş, atlamış ve semerle birlikte yere düşmüş. Hoca kendi kendine söylenmiş: “Nasrettin, ben senin gençliğini de bilirdim.”

İleriye dönük gazetecilik mesleğiyle ilgili bir tespitiniz var mı?

Ben çok iyimserim. Türk toplumu sağduyulu bir toplumdur. Basında yeniden etik değerler ön plana konulmaya, tartışılmaya başlandı. Etik değer, objektiflik tartışılıyor; ve artık deniyor ki, “Objektif haber diyerek insanları ve kendimizi kandırdık. İnsan haber yaparken kendini kullanır, dilini kullanır, teknolojiyi kullanır. Bu üç şeyi kullanan insanın objektif olması mümkün değildir.” Bunlar ko¬nuşuluyor, tartışılıyor.
Bir de sendikal girişim var medyada. Tekrar sendikayı geri getirme gibi çalışmalar var. Uzun vadede medyada iyi şeyler olacak sanıyorum. Moralimizi bozmaya gerek yok. Bu meslek güzel bir meslek, daha da güzelleştirmek elimizde.

(Bu söyleşi, İ. Ü. İletişim Fakültesi yayın organı “İletim”in, Mayıs 1999 tarihli 60. sayısında yayımlanmıştır.)

Neden MİHA, Niçin Röportaj

Önceleri Gazetecilik Okulları’na, sonraları Basın Yayın Yüksekokulları’na, şimdilerde de İletişim Fakülteleri’ne yöneltilen eleştirilerin en yoğunu, “Eğitimde uygulama yetersizliği” olmuştur.

Her ne kadar bu eleştiri, çoğu kez “Gazeteci olunmaz, gazeteci doğulur.” iddiasının ateşli savunucuları tarafından yapılmakta ise de, göz ardı edilmemesi gereken bir gerçeği vurguluyor. Eğitimde daha çok uygulama...

1994’ün ilk aylarında, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde, haber ajansı MİHA’yı kurarken, “Eğitimde uygulama yetersizliği” eleştirisinin yavaş yavaş ortadan kalkmasını amaçladık. MİHA’da çalışacak öğrenciler, “mutfakta” eğitileceklerdi. Her tür haber yazma, fotoğraf çekme, olay görüntüleme eğitimi, yerinde yani “arazide” yapılacaktı.

Başlarında Kayıhan Güven Hoca olacaktı. Kendini “mutfakta” eğitmiş, deneyimli, aynı zamanda akademisyen bir gazeteci; hem hoca, hem ağabey.

MİHA öğrencileri, öncelikle birer yazım kılavuzu edindiler. Dilbilgisinden başlayarak, çeşitli konularda hızlandırılmış bir kuramsal eğitimden geçtiler. Daha önce kurallara uygun olarak yazılmış haberleri, noktasını virgülünü değiştirmeden, terminallerde defalarca kopya ettiler.

Biraz pişince, defalarca kopyaladıkları haberlerin biçim ve içeriklerini tartışmaya başladılar, önce kendi aralarında, sonra bizlerle.
Öyle yazılmıştı da niçin? Hangi gerekçeyle? Hangi kurama uygun olarak veya hangi mantıkla?

İlk adım atılmıştı. Öğrenciler haber düşünmeye başlamışlardı, haberciler gibi...

Bu arada, fotoğraf makinesi satın aldılar, bazıları basit ama iş gören, keselerine ve ödeme koşullarına uygun.
Ve gün geldi, “araziye” çıktılar. Randevu alarak haber kaynaklarına gittiler, olay izlediler, özel haber çıkarttılar.
Haber yazdılar; tekrar yazdılar, tekrar tekrar yazdılar. Fotoğraf çektiler; tekrar çektiler, tekrar tekrar çektiler. Siyah-beyaz filmlerini kendi paralarıyla satın aldıkları banyolarda yıkadılar, kartlara bastılar.

Olgunlaşıyorlardı... Grup çalışmalarında bu kez kendi haberlerini, fotoğraflarını tartışmaya başlamışlardı. Artık nasıl haber yazılmaması, nasıl fotoğraf çekilmemesi gerektiği ana hatlarıyla ortaya çıkmıştı. Kuru haber, yalın haber, süslemesiz haber, taraflılıktan mümkün olduğu kadar uzak haber, ajans haberi yazılmaya başlanmıştı.

Çoğu, zamana bağlı olmayan bu haber ve fotoğraflar, yazılı, görsel ve işitsel medyaya dağıtılmaya başlanmıştı. Haberler ve fotoğraflar yazılı medyada yer alıyor, işitsel medyada okunuyor, görsel medyada ise genişletilerek, işlenerek veriliyordu.
Başarmışlardı... Çoğunluğu 2. sınıf öğrencileri olan MİHA’cılar başarmışlardı. Bazı arkadaşları ders saatlerinde bile kantinde, bahçede, merdivenlerde otururken, onlar iki yaz tatile çıkmadan sürdürdükleri çalışmaların meyvesini almışlardı.
MİHA mensupları gerçekleştirdikleri bu çalışmalarını arkadaşlarına, hocalarına da duyurmak istediler. Önce siyah-beyaz fotoğraf sergisi açtılar, ardından da yazılı basında yer almış haber ve fotoğraflarını sergilediler.

Sıra değişik haber türlerini denemeye gelmişti. Röportajda karar kılındı.

Kuru haber, yalın haber, süslemesiz haberin dışına çıkılacaktı. Haber nasıl süslenecek, nasıl daha sevimli, yerine göre daha yumuşak, yerine göre de daha etkin kılınacaktı? Röportaj, yazanın yetenek ve becerilerini daha rahat sergileyebileceği bir türdü. Haberciye daha geniş bir ifade özgürlüğü ve oyun alanı sağlıyordu. Tekrar çalışmalara başlandı, konular belirlendi. Yazıldı; tekrar yazıldı, tekrar tekrar yazıldı.

İşte “Sevgimiz Özgürlüğümüzdür”, böyle bir çalışmanın ürünü. Bu röportajların tümü, Cumhuriyet Dergi ve Cafe Pazar’da yayımlandı, bazıları kapak konusu olarak. Ve en önemlisi metinler, değil bir kelime, ne bir virgül, ne de bir nokta değiştirilmeden, fotoğraflar ise orijinal kadrajlarda.

MİHA muhabirleri, en son “Bu Çocuklar Bizim” adlı bir fotoğraf sergisi açtılar. Sonra mı? Belki başka tür bir haber sergisi, yeni fotoğraf sergileri ve mezuniyete kadar böyle sürüp gidecek. Onlar haberciliğin tadını aldılar, çünkü mürekkep kokladılar. Yolları açık, kısmetleri bol olsun.

(Bu yazı, MİHA [Marmara Üniversitesi Haber Ajansı] çalışanlarının röportajlarından oluşan “Sevgimiz Özgürlüğümüzdür” adlı kitabın önsözü için, Aralık 1997 tarihinde kaleme alınmıştır.)