sunuşlar slogan

Kişi, kâmil oldu mu üstad mertebesinde,
Ona madde üstünde bir değer vereceksin...
Baktın ki; hali, tavrı değişti meclise gelişte,
Çüüşş... deyip, sırtına bir semer vereceksin!

Şair Eşref

Toplantılar Başlık

Toplantılar

"İstanbul İletişim'in 60. Yıldönümü"

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin kuruluşunun 60. yıldönümü, 15 Haziran 2010 Salı akşamı, Bakırköy WOW İstanbul Hotel'de kutlandı.

Törende, Dekan Prof. Dr. Suat Gezgin'in konuşmasının ardından, fakültenin kuruluş ve gelişmesini anlatan belgesel film gösterimi gerçekleştirildi.

"Polis Meslek Eğitim Merkezi'nde Konferans"

Emniyet Genel Müdürlüğü Adile Sadullah Mermerci Polis Meslek Eğitim Merkezi'nde, 9 Haziran 2010 tarihinde, “Halkla İlişkiler-Basın ve Polis” konulu konferans düzenlendi.

Konferansta, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Girgin ile İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Özgen, yurttaş-kamu görevlisi ilişkileri konusunda açıklamalarda bulundular. Girgin ve Özgen, polis yönetici adaylarının konuyla ilgili sorularını da yanıtladılar.

"Yeditepe'de İletişim Haftası"

Yeditepe Universitesi İletişim Fakültesi'nce, 5-9 Mayıs 2008 tarihleri arasında, "İletişim Çalışmaları Haftası" düzenlendi.

Hafta kapsamında gerçekleştirilen panelde, Prof. Dr. Suat Anar, Prof. Dr. Atilla Girgin, Prof. Dr. Peyami Çelikcan ve Doç. Dr. Can Bilgili, "İletişim Eğitimi" konusunda görüşlerini açıkladılar. 7 Mayıs Çarşamba günkü oturumda, gazeteciliğin nasıl yapılması gerektiğine ve piyasadaki niteliksiz örneklerin neden ve sonuçlarına da değinildi.

Batman'da “Kariyer Günleri”

3-4 Mayıs 2008 tarihlerinde gerçekleştirilen etkinlik kapsamında, Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinden gelen öğrenciler, kurulan stantlarda, Batmanlı gençlere kayıtlı oldukları öğrenim kurumlarını tanıttılar.

Batman Teknik Eğitim Fakültesi Konferans Salonu'nda gerçekleştirilen seminerlerde de Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Girgin, İstanbul Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fahrettin Aslan, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Direktörü Doç. Dr. Zafer Melih Arıcan ve Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Direktörü Eray Mazanoğlu, üniversite adayı gençlere, karşılaşabilecekleri sorunlar ve çözüm yolları hakkında bilgi verdiler.

Seminerde ayrıca gençlere, özellikle anne ve babalarının istediklerini değil; kendilerinin başarılı olabilecekleri meslekleri tercih etmeleri konusunda uyarılarda bulunuldu.

"Medya Etik'i ve Hediyeler"

Basın Konseyi 21. Üyeler Kurulu Toplantısı, 12 Nisan 2008 Cumartesi günü, Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampusu Konferans Salonu'nda yapıldı.

 Toplantıdan sonra düzenlenen panelde ise “Medya Etik'i ve Hediyeler” konusu ele alındı.

Basın Konseyi Yüksek Kurulu Üyesi ve Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Girgin'in yönettiği panele, Toplumsal Saydamlık Hareketi Derneği Başkanı Erciş Kurtuluş, Milliyet Gazetesi yazarı Serpil Yılmaz, Hürriyet Gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Necati Zincirkıran ve Yeditepe Üniversitesi Radyo ve Televizyon Bölümü Başkanı Prof. Dr. Işık Özkan konuşmacı olarak katıldılar.

Panelin açılışında konuşan   Prof. Dr. Girgin, rüşvetle ilgili günümüze ulaşan en eski belgenin M. Ö. 4 bin yıllarına ait bir Sümer tableti olduğunu, rüşvetin ayrıca “2 bin yıl önce hakkında kitap yazılan bir illet” sayıldığını belirtti.

Prof. Dr. Girgin'in konuşması şöyle:

Evet… Sayın konuklar şair demiş ki:
Hediye var gönül almaca,
Hediye var aşkı çalmaca,
Hediye var para vermece,
Hediye var mal aktarmaca,
Bazılarına rüşvet diyeler,
Acep bu ne iştir?

Hediye Arapça bir kelime… Aslında iki (y) ile yazılıyor… Çoğulu da hedaya… Tam karşılığı armağan. Yani birini sevindirmek, mutlu etmek için verilen şey.
Bu kelime zaman zaman bahşiş, bağış, ihsan, hibe, teberru, peşkeş (Farsça pişkeş) gibi anlamları da içerir olabilmiş…
Özetle hediye, rüşvete uzanan yoldaki temel taş...
Arapça bir kelime olan rüşvet ya da asıl haliyle rişvet'in tanımı şöyle: “Vazifeliye bir iş gördürmek için verilen para veya hediye…”
Bir başka tanıma göre de rüşvet:
“Yaptırılmak istenilen bir işte, yasa dışı kolaylık yaratılması için bir kimseye mal ve para olarak sağlanan çıkar…”
Rüşvetle ilgili günümüze ulaşan en eski belge M. Ö. 4 bin yıllarına ait bir Sümer tableti.
Tembel bir çocuğun ailesince, öğretmenine verilen rüşvet karşılığı, sınıf başkanı yapılmasıyla ilgili bu 4 bin yıllık belge, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor…
Rüşvet ayrıca , hakkında 2 bin yıl önce kitap yazılmış olan bir illet…
Rüşvetin en yaygın argo tanımlarından biri, padişahların yeniçerilere verdiği çorbadan türeyen “çorba parası”.
Rüşvet alan adama ‘Çorbacı' denir. ‘Çorba parası' argoda rüşvet demek çünkü. Osmanlı'da, sarayda divan toplandığı günlerde, törene katılan yeniçerilere çorba ikram edilirmiş... Yeniçeriler çorbayı kaşıklayarak afiyetle içiyorlarsa bu, bağlılıklarının sürdüğünün bir göstergesiymiş. Çorbaya kaşık değdirmiyorlarsa, isyan hazırlığı içinde olduklarına işaretmiş...
Osmanlı bakmış, süreç içinde artık rüşvet diye cariye bile veriliyor; işi düzene sokmuş.
1850'de Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, bir tüzükle alınacak hediyenin miktarını belirlemiş; tüm vezirler ve görevlilere yemin etme şartı koşmuş…

Rüşvet Yemini şöyle:

“Padişahıma ve devlete sadakatten ayrılmayacağıma ve her ne ad ve tevil (bir sözü veya davranışı görünür anlamından başka bir anlamda kabul etme) ile olursa olsun, rüşvet almayacağıma ve padişahımın izniyle verilen resmi hediyeden başka, yasak olan hediyeyi kabul etmeyeceğime, devlet malına kötülük yapmayacağıma ve kimseye ziyan ettirmeyeceğime, gerekmedikçe hatır karşılığında memur istihdam ettirmeyeceğime yemin ederim.”

Bu tüzüğe göre, devlet görevlilerine verilen ya da gönderilen hediyeler de “yasak olan / olmayan diye ikiye ayrılmıştır.
Bu durumda, mücevherat, altın ve gümüşten yapılmış kıymetli eşya ve çubuk takımı, kürk ve şal, kumaşlar, oğlanlar, cariyeler, at ve beygir gibi büyük hayvanlar, odun ve kömür gibi şeyler rüşvet sayılıyor ve alınması yasaklanıyor.
Üzüm, kavun, karpuz her türlü meyve, reçel, helva, yoğurt, tereyağı, süt, kuzu, yumurta, tavuk gibi şeyler ahbaplarca alınıp verilecekti. Ancak bunlar da, fazla olamayacaktı. Örneğin yağ 5 okkayı, yumurta 50'yi geçmeyecekti.
Yakın geçmişte, Bu alandaki anlı şanlı deneyimlilerin “Belgesi mi olur ulan!” dediği rüşvetin, argoda 300 karşılığı bulunuyor. Bunların bazıları şöyle:
“Çorba, sakal, arpa, memur vergisi, sus payı, göz hakkı, nafaka, urgan, sigara parası, içki parası, şirinlik, hürmet, ücret, lokma, avanta, manifesto, yüzde, Atatürk fotoğrafı, höpürdet, bayram harçlığı, pekmez, bal, uçkur, yüz güldüren, amorti.”
Fuzuli'nin, “Selam verdim; rüşvet değil deyü almadılar” diye yalandığı rüşvete, dünyada her yıl 400 milyar dolar ödeniyor
İstatistiklere göre, bu yıl içinde, her 10 Türk vatandaşından en az biri rüşvet verecek. Tabii ki verenin de bir alanı olacak.
Son zamanlarda ortaya çıkan trilyonluk bahşişlerin yanında, çok mütevazı kalsa da, trafikte, belediyede, eğitimde, sağlıkta, kısaca bir yeni-çeri'nin başını tuttuğu her köşede, bolca çorba içiliyor; Türkiye'de…
Yapılan araştırmalara göre, ülkemizde rüşvetin dağıtıldığı kurum ve kişiler şunlar:
“Trafik polisi, gümrük, tapu, polis, belediyeler, hastaneler, vergi daireleri, elektrik idareleri, mahkemeler.”
Allah'tan ki bu listede şimdilik basın yok; biz gazeteciler yokuz!
Başka bir araştırmada ise Türkiye'de rüşvetin bu kadar yaygın olmasının nedenleri şöyle sıralanıyor:
“Devletin ekonomideki ağırlığı,
Gelir dağılımındaki adaletsizlik,
Kayıt dışı ekonominin büyüklüğü,
Toplumsal değer yargılarının kaybedilmesi,
Toplumsal denetimin yok olması,
Eğitim seviyesinin yetersizliği,
Hukuk kurallarının tamamlanmaması,
Hukuk kurallarının ve cezaların caydırıcı olmaması,
Haksız kazanç eğilimlerinin yaygınlığı,
Siyasi iktidarların kamu makamlarını ganimet gibi dağıtması.”

Etik
Öte yandan, Arapça “hulk” kelimesinin çoğulu “ahlak”, Osmanlıca-Türkçe Sözlük'te, “İnsanın yaradılıştan ya da sonra eğitimle kazandığı ruh ve kalp halleri, huylar.” olarak tanımlanmaktadır.
Ahlak, yanlış ve doğru, iyi ve kötü, erdem ve kusur ile yaptıklarımızı ve yaptıklarımızın sonuçlarını değerlendirmeyle ilgilidir.
Ahlak felsefesi ya da etik, ahlakı konu edinen felsefe dalıdır. Kullandığımız ahlak terimlerini ve ahlaki yargılarımızın temel ilkelerini çözümleyen etik, takındığımız ahlaki tutumlarımız ardında yatan yargılarımızı ele alır.
Genel anlamda meslek ahlak ilkeleri ya da kuralları, hukuk yasalarında yer almayan, ancak mesleki etkinlik açısından önemli olan uygulamalarla ilgili yükümlülükleri ve kuramları içinde bulundurmaları nedeniyle, meslek üyelerine rehberlik eden, ancak bağlayıcı olmayan yapısal bir özelliğe sahiptirler.
Şimdi, bugün ele alacağımız “basın mensuplarına hediye” uygulaması da, uzun süredir, “Bunu yazar mısın!” ricasının “Bunu gör, onu görme, bunu çek, onu çekme ya da bunu duy, onu duyma, bunu yaz, onu yazma” talimatına dönüştürülmeye çalışılması adeta…
Bugün biz burada, yazılı görsel ve işitsel medya alanlarında, gazetecilik mesleği mensuplarına verilmeye kalkışılan hediyelerin hangi çizgi altında olurlarsa hediye, hangi çizgi üstündelerse “rüşvet” sayılacağını belirlemeye kalkışacağız.

Hasan Pulur'un Yazısı
Hasan Pulur Ağabeyimiz, bu konuda Babıali Magazin Dergisi'nin Nisan 2008 Sayısı'na bakın neler yazmış:
“Basın Konseyi Üyeler Kurulu toplanacak, “Medya Etiği” konusunu tartışacak. Kimse kusura bakmasın ama, boşa giden zaman…
Çünkü bu işin ölçülerini dünyada koyan yok.
Bunun ölçüleri insanın vicdanıdır. İnsan hediyenin ne olduğunu, rüşvetin ne olduğunu anlamaz mı? Hiç anlamaz olur mu? İşine nasıl gelirse…”
İnşallah Hasan Pulur Ağabeyimizi yanıltırız. Haydi hayırlısı...

Dünya Haber Ajansları Doruğu

Sayın konuklar, meslektaşlarım:

Bir zamanlar uygulamacı gazeteciydim; hem de 20 yılı aşkın bir süre... 9 yıldır akademisyen kimliği taşıyorum; ama hep, ama hep gazeteci kaldım. Sizlere buradan, ömrüm boyunca gurur duyduğum “gazeteci”, özellikle de “ajansçı” kimliğimle seslenmek istiyorum.
İstanbul ve Anadolu Ajansı, ben İstanbul Bölge Müdürü görevini sürdürürken, bu tür iki uluslararası toplantıya ev sahipliği yaptı.
Biri 22-25 Eylül 1988 tarihleri arasındaki Avrupa Haber Ajansları Birliği’nin (EAPA) 31. Genel Kurulu, ötekisi ise 1-3 Ekim 1992 tarihlerindeki Akdeniz’de Kıyısı Bulunan Ülkeler Haber Ajansları (AMAN) Sempozyumu.
Daha sonraki yıllarda, yine İstanbul’da, Balkan Haber Ajansları Birliği (ABNA) toplantıları yapıldı.
Bu toplantılardaki konuşmalarıma, “Dünyanın en güzel kentine hoş geldiniz.” diyerek başlamıştım. Bu kez de aynı cümleyi tekrarlıyorum: “Dünyanın en güzel kentine hoş geldiniz; sayın konuklar.”
İstanbul’da ilk kez gerçekleştirilen “Dünya Haber Ajansları Doruğu”nun, uluslararası iletişim sorunlarına önemli ve etkin çözümler getirmesi dileğiyle katılımcıları kutluyor; çalışmalarında başarılar diliyorum.
Şimdi sizlere kısaca, bilimsel kitaplarımın birinden söz etmek istiyorum: “Uluslararası İletişim, Haber Ajansları ve Anadolu Ajansı” “International Communication, News Agencies and Anatolian Agency” ya da “La Communication Internationale, Les Agences de Presse et L’Agence Anatolie”
Bakın lütfen kapağa... Dikkatlice bakın... Sizler varsınız kapakta... En azından sizlerden, bizlerden bazıları... Büyük bölümü, gelişmekte olan ülkelerin haber ajansları ve ajansçıları...
Çoğu kez tek yönlü, dengesiz, yoğun bir uluslararası iletişim trafiği arasına sıkışmış; bu trafikten bunalmış, çeşitli nedenlerle konuşması engellenen, sesini pek çıkartamayan, mırıldanmaya çalışan tipler... Bazılarının dudakları büzülmüş, gözleri de kapalı...
Kapak, kitabın içeriğini yansıtıyor... Uluslararası iletişimdeki bağımlılığı, yanlılığı, eşitsizliği, adaletsizliği... Yaşadığımız, üzülerek tanık olduğumuz gerçekleri...
Kitabımda yoğunlukla bunları dile getirdim.


Mevcut durumun nedeni, hepimizce malum... “Bilinen gelişmişlerin” bizlerden bazılarına nasıl baktıklarını, “kalkınma, demokrasi ve özgürlük” masalları anlatılarak, ne tür sömürü ve soygun planları hazırlandığını, ne tür komplolar düzenlendiğini, yeniden dillendirmek istemiyorum, burada.
Bunların canlı ve yakın tanığıyız, hepimiz.
Kültür emperyalizmini, medeniyetler çatışmasını, gizli faşizmi, tekelciliği, tröstleri, kartelleri, en az birileri kadar biliyoruz.
“Embedded” (iliştirilmiş) gazeteciliği biz icat etmedik, biz uygulamıyoruz.
Bunlarla mücadele edilmesi gerekli... Hem de yoğun bir biçimde... Sesler yükseltilmeli ve duyurulmalıdır, birilerine...
Çok iyi bildiğiniz gibi, her türlü baskıdan arındırılmış özgür iletişim, gerçek bağımsızlığın koşullarından biridir.
Bu nedenle, burada gerçekleştirilen ve benzer çalışmalar, uluslararası iletişimde var olan sorunlara çözümler üretmek için yalnızca önerilerin sıralandığı, sonra da unutulduğu ortamlar olarak görülmemelidir.
Artık görmeyen, duymayan, söylemeyen maymunları oynamaya son vermeliyiz.
Zincirler kırılmalı, çevremize örülmek istenen duvarlar yıkılmalıdır. Bunun için de daha sık görüşmeli, ilişkilerimizi yoğunlaştırmalı, sürekli haberleşmeliyiz.
Daha yakın ilişkiler, daha yoğun bir işbirliği gerek bizlere. Birbirimize eşit davranmalıyız... Güçlerimizi birleştirmeli, birbirimize dayanmalı, destek olmalıyız. Deneyimlerimizi paylaşmalıyız.
Bir yandan da, çevredeki “bilinen” bazı kuruluş ve meslektaşların, etik değerlerle, basın meslek ilkeleriyle çelişen, bireysel ve toplumsal ahlak dışı, çirkin uygulamalarından ders alarak “ilkeli” davranmalıyız.
Bu yüzden diyorum ki;
İster ulusal, ister bölgesel, ister uluslararası kimlikli olsun, özellikle de gelişmekte olan ülkelerin haber ajansları:
- Uluslararası rekabet için, maddi kaynaklarını artırmalı; altyapılarını güçlendirmeli, gelişmiş bilişim ve iletişim teknolojileriyle donatılmalıdır.
- Haber yayınlarının kalitesi, nicelik ve nitelik yönlerinden, uluslararası ölçütlere yükseltilmelidir.
- Söz konusu ajansların haberleri, ülkelerinin bulundukları bölge ve yöreler dışına da ulaştırılmalı, bu haberlere gereksinim duyulan bir ortam yaratılmalıdır.
- Hangi mesleki örgüte üye olurlarsa olsunlar bu ajanslar, görüntülü haber değiş tokuşu, için ilgili birimler oluşturmalı ve bu alandaki işbirliği yoğunlaştırılmalıdır.
- Yine bu ajanslar, personel eğitimine ağırlık vermeli; yeni teknolojilere hızlı uyum için, sürekli olarak ortaklaşa düzenlenecek kurslardan, gazeteciler ve teknik personel yararlandırılmalıdır.
- Şimdi, Dünya üzerindeki bütün haber ajansları için sesleniyorum.
İster ulusal, ister bölgesel, ister uluslararası kimlikli olsunlar, haber ajanslarının yayınları:
- Uluslararası barıştan yana olmalı, barışın güçlendirilmesini desteklemelidir.
- Uluslararası yakınlaşmayı sağlayacak bir politika izlemeli; bireyler, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körüklemekten kaçınmalıdır.
- Bir ulusun, bir topluluğun ve bireyin kültürel değerlerini ve inançlarını (ya da inançsızlığını) doğrudan saldırı konusu yapmamalıdır.
- Her türden şiddeti haklı gösteren, özendiren, kışkırtan örnek ve uygulamalardan uzak durmalıdır.
- Demokrasi ve insan haklarının gelişmesine, yaygınlaşmasına katkıda bulunmalı, insanlığın evrensel değerlerine, çok sesliliğe, farklılıklara saygıyı savunmalı; milliyet, ırk, cinsiyet, dil, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan, tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin saygınlığını tanımalıdır.
Ve de en önemlisi:
- İster ulusal, ister bölgesel, ister uluslararası kimlikli olsunlar, dünya üzerinde faaliyetlerini sürdüren tüm haber ajanslarının yayınları; bireylere karşılıklı saygı, sevgi, ve hoşgörü duyguları ile yaşama sevinci aşılamalıdır.
- Yazmadan önce, kalemlerimizi zehirlere değil, mürekkebe batırmalıyız...
Tekrar çalışmalarınızda başarılar diliyor; saygılarımı sunuyorum.

Doç Dr. Atilla Girgin, “Küreselleşen İletişimde Haber Ajansçılığı” konulu bu konuşmayı, Anadolu Ajansı tarafından dünyada ilk kez İstanbul’da, 14-17 Nisan 2003 tarihleri arasında düzenlenen “Dünya Haber Ajansları Doruğu”nda*, 15 Nisan 2003 günü yapmıştır.
* Dünya Haber Ajansları Doruğu’na, Anadolu Ajansı’nın da üyesi bulunduğu OANA (Asya Pasifik Haber Ajansları Birliği, ABNA (Balkan Haber Ajansları Birliği), AMAN (Akdeniz’de Kıyısı Bulunan Ülkeler Haber Ajansları Birliği) ve EANA (Avrupa Haber Ajansları Birliği) üyesi 58 haber ajansından 113 temsilci katılmıştır.

"16 Ocak Basın Onur Günü"

Atatürk'ün, İzmit'te basın açıklaması yapmasının 84. Yıldönümü, "16 Ocak Basın Onur Günü" etkinlikleriyle kutlandı.

İzmit Ticaret odası (İTO) Meclis Salonu'nda düzenlenen "Medya ve Toplum" konulu panelin açılışında konuşan Kocaeli Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Halit Yılmaz, ulu önderin, yıllar önce basının gücünün farkında olduğunu kaydederek, "Kurtuluş Savaşı yıllarında, Türk basınının gösterdiği mücadele, meslektaşlarımızın, ne kadar yurtsever olduğunu ortaya koymuştur." dedi.

Panelin oturum başkanlığını yapan Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hülya Yengin, Anadolu Basını'nın, yokluklar içerisinde gelişme gösterdiğini hatırlatarak, "Atatürk, Anadolu gazetecilerini desteklemiştir. Avrupa kamuoyunun, Kurtuluş Savaşı yıllarında, Türkiye'nin mücadelesini desteklemesi için bu gerekliydi." diye konuştu. Daha sonra söz alan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Genel Sekreteri Turgay Olcayto, "Basın Özgürlüğü" ifadesinin, halkın bilgi edinme hakkını tanımladığını kaydederek, "Günümüzde, medyanın kamuoyunu yeterli şekilde bilgilendirdiği konusunda, şüpheleri bulunduğunu" ifade etti.

Medya okuryazarlığının önemine de değinen Olcayto, bu konuda iletişim fakültelerinde verilecek derslerin, haberlerin yurttaşlar tarafından, daha doğru yorumlanmasına katkı sağlayacağını belirtti.

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Atilla Girgin de, medyada dil ve haber konularında sorunlar yaşandığını kaydederek, "Günlük yaşamda kullandığımız dilin bozulması, basın dilini de etkiliyor." ifadesini kullandı. "Türkçeye yeniden kavuşulması" gerektiğini söyleyen Girgin, "Dilimiz, yozlaşma içinde bulunuyor. Anlatımlarımızda, sıfatların, betimlemelerin ve terimlerin kullanımını azaltmalıyız." dedi.

Türk basınında günlük haber sayısının 120 ile 47 adet arasında değiştini dile getiren Girgin, dış haberlerin yüzde 85'inin, uluslararası haber ajanslarından alındığını da sözlerine ekledi.

Panelde son konuşmayı yapan Galatasaray Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ragıp Duran ise "şiddet" ve "ayrımcılık" dışında, her türlü görüşün basında servestçe yayınlanması gerektiğini belirtti.

Medya ve Toplum konulu panel, konuşmacılara, "Teşekkür Plaketleri" verilmesiyle sona erdi.

Kitle İletişim Araçları ve Kamuoyu

Sayın başkan, sayın panelistler, sayın konuklar: Ben, konuya bir değişik açıdan bakmak istiyorum: İnsan unsuru ağırlıklı. Şöyle ki, devlet tarafından güdülmeyen, sansüre tabi tutulmayan kitle iletişim araçlarının, özgürlükçü demokrasinin temel öğelerinden oldukları bir gerçek. 
Özgürlükçü demokrasilerde, kitle iletişim araçlarının, haber verme, kamuoyunun oluşmasına katkı, bunu açıklama, denetleme ve eleştiri gibi kamusal görevleri, kişisel hak ve özgürlükleri zedelemeyecek bir biçimde, hiçbir grup, makam ve kişi farkı gözetmeden yerine getirmeleri de, beklenen bir hizmet.
Ancak, bir yandan kamusal iradeye yön veren motor, bir yandan da kamusal iradeyi açıklayan bir araç konumundaki kitle iletişim araçları, üstlendikleri bu çok önemli görevleri her zaman, gerektiği biçimde yerine getiriyorlar mı? 
Özetle haber verme, kamuoyu oluşturma ve açıklama, denetim ve eleştiri gibi kamu görevlerini üstlenmiş saydığımız kitle iletişim araçları, öncelikle okurlarını, izleyicilerini doğru, objektif bir biçimde bilgilendirebiliyorlar mı? 
Bir başka deyişle kitle iletişim araçları, iç ve dış dünyanın görüntülerini Türk halkına başarılı bir biçimde çizebiliyorlar mı? 
Bu sorulara her zaman “evet” demek, ne yazık ki mümkün değildir. Çünkü Türk insanı da, dünyanın çeşitli toplumlarındaki bireyler gibi, yanlış bilgilendirmeyle (desinformation) karşı karşıya.
Yanlış bilgilendirme, çok boyutlu bir mekanizmadır. Birçok nedeni içermektedir.
Bir boyutu gazeteci tarafından bilinçli olarak hazırlanan yalan haberden, ya da bilinçsiz olarak düzenlenen yanlış haberden oluşuyor. Gerçeğin doğru yansıtılmamasındaki bir etken de, gazetecinin rekabet ortamında başarılı bir görüntü çizmek, “atlattı” imajı vermek için abartıya, giderek yalana başvurma ihtiyacıdır. 
İşin en ilginç yanı da, bazı kitle iletişim araçlarında yer alan kimi haberlerin, abartılı olduğunun ya da gerçekle ilişkisi bulunmadığının, en azından tahmin edilmesine rağmen, bir bölüm okuyucu ya da izleyici tarafından, “aldanarak eğlenme aracı” yapılmasıdır. 
Bazı gazeteciler, özel çıkar ilişkileri nedeniyle de, çoğu zaman yalan habere başvurabilmektedirler. 
Bazıları da yalan haber yazmasalar bile, yanlış bilgilendirmeye yol açan hataları bilinçli olarak yapabilmektedirler. 
Şöyle ki, haber yazan, program hazırlayan kitle iletişim aracı mensubu, olayın tarafsız izleyicisi konumundan çıkarak, aktif politika yapan bir tarafa dönüşmekte, haberinin ya da programının içine yorum katmaktadır. Sözü edilen içerikteki taraf dengesini gözetmemekte, öne çıkarmak istediği kişinin sözlerine, çarpıcı vurgulamalarına, daha fazla yer vermektedir. 
Yanlış bilgilendirme, bir kitle iletişim aracının mutfağındaki seçme aşamasında da olabilmektedir. Bilindiği gibi, bir kitle iletişim aracının mutfağına her gün yüzlerce haber akmaktadır. Bu haberlerin büyük bir bölümü, yer ve zaman darlığından aşama aşama değerlendirilmemekte, ”önemsiz”, “gazetenin yayın politikasına uymaz”, “taraflı” denilerek kişisel tercihlerle elenmektedir.
Bu tercihlerin en azından bir bölümünü kim yapmaktadır? 
İlk aşamada, mutfaklarda yetersiz eğitim görmüş, çoğu dil bilmeyen, kıdemliler tarafından aşağılanan, yıllardır kadroya girme umuduyla bekleyen, yeterli ücret alamayan, çeşitli sorunlarla yüklü bir grup. 
Bu grup, özel beceri ve olanaklarıyla eğitimlerini, deneyimlerini geliştirmiş, çok az sayıdaki, tabiri caizse “medya yıldızının” yönetiminde çalışır . Bu durumda, yönetici konumundaki az sayıda kişinin yükü artar. Öncelikle, değişik bakış açılarından değerlendirme olanağı azalır; denetim eksilir, hata yapma oranı yükselir.
Ayrıca bazı kitle iletişim araçlarının, dikkatleri bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde, belirli yanlara yöneltmesi sonucu, haber tüketicileri, yurttan ya da dünyadan yeterli sayıda haberle enforme edilememektedir. 
Bir örnek vermek gerekirse, İngiltere’nin veliaht Prensi Charles ile eşi Diana’nın, 1980’li yıllardaki Avustralya gezilerini, 60 dolayında muhabirin izlediği, buna karşılık 1960’lı yılların ortalarına kadar Çin’de, hiçbir batılı gazetecinin görev yapmadığını söylemek yeterli olacaktır.
Bu çerçevede, kimi zaman Dünya'nın herhangi bir köşesinde cereyan eden önemli olaylar, ancak rastlantı sonucu, yabancı ajansların kanalıyla, tekeliyle, yayın politikasıyla, onların gözüyle ve onların diliyle saptırılmış olarak aktarılmaktadır.
Ne var ki, böyle bir süreçten sonra edinilen bilgilerin sağlıklı olduğunun, mantıksal bir açıklaması da yapılamaz.
Uzun yıllar çalıştığım Anadolu Ajansı’nın hala Çin’de ne bürosu, ne muhabiri var. Ben görevden ayrıldığımda, kısa bir süre çalıştığım TRT’nin yurtdışında tek bir bürosu bile yoktu.
(Görüntülü medya için, çok yeni olduklarından, herhangi bir eleştiri getirmek istemiyorum. Ama yazılı medyanın bir süredir başlattığı, yurt dışındaki büroları kapatma politikasını, yurtiçindeki bazı bürolara da uygulamaya başladığını duyuyorum.)
Yanlış bilgilendirmenin başka bir nedeni, birbirleriyle yarış içinde olan kitle iletişim araçlarının, yeterli araştırma ve inceleme yapmadan, “yeniyi bir başkasından önce verme” kaygılarından kaynaklanmaktadır.
Yine bazı kitle iletişim araçları, sansasyon yaratma isteğiyle yanlış bilgilendirmeye yol açmaktadırlar. Bu tür haberlerde ünlü kişiler, olur olmaz olaylar çerçevesinde, kamuoyunun gündeminde tutulmak istenmektedir. 
Sansasyonel haberlerin arasında, “felaket haberleri”nin sayısı, hiç de az değildir. Söz konusu haberlerde dramatik öğeler, özellikle ön plana çıkarılmakta, kan ve gözyaşıyla duygu sömürüsü yapılmakta, gerçekler daha küçük boyutlarda sunulurken, olayın içindeki ilişkiler ağı zedelenmektedir.
Yanlış bilgilendirmenin bir başka kaynağı, medyanın dışındadır. Ülke yönetimleri ve kimi kurumları, yasaları öne sürerek, gazetecileri önemli olayların yakınına sokmamakta, bu olaylara ilişkin bilgileri vermemektedirler. 
Bu çerçevede gazeteciler, sağlıklı değerlendirme yapabilmek için, gerekli haber malzemesinden uzak kalmaktadırlar. Körfez Savaşı sırasındaki haber akışını, bu tür uygulamalar için örnek gösterebiliriz. 
Bu arada kimi çıkar çevreleri, baskı grupları, bazı kurumlar, basını kendi amaçlarına alet etme çabası içindedirler. Bu mekanizma o kadar profesyonelleşmiştir ki, ABD’de bir “news management”dan söz edilmektedir. 
Haber akışı içinde, bu tür bilinçli olarak yapılmış, amacı, adresi belli haberlerin sayısında, büyük bir artış gözlenmektedir.
Bu arada bazı politikacılar, birbirlerinden haberdar olmak için, basını sürekli bir biçimde kullanmaktadırlar. 
Türkiye’de bazı liderler, mesajlarını kamuoyuna basın yoluyla iletirken, bazıları görüşlerini köşe yazarlarına telefonla bildirmekte, köşe yazarları da, çoğu kez gündemi değiştirme, yeni gündemler belirleme yolundaki bu girişimlere, sütunlarında cömertçe yer vermektedirler. Sonuçta basın, “fuzuli işgal”e uğramakta, çok önemli gündem maddeleri arka sıralara itilmekte ya da hiç ele alınmamaktadır.
Son olarak, halkla ilişkiler kurumları da, yayımlanmasını istedikleri malzemeyi, kitle iletişim araçlarının kanallarına doğrudan sokmakta ya da kamuoyu önünde bu malzemenin medyada yer almasını sağlayacak olanaklar yaratmaktadır.
Bütün bu anlatımdan ortaya çıkan şudur: Toplum zaman zaman bilinçli, zaman zaman bilinçsiz, ama sürekli bir yanlış bilgilendirmeyle karşı karşıyadır. Bunun sonucu, kamuoyu sağlıklı bir biçimde oluşmamaktadır. Bunu yapanlar insan, hedef kitle yine insandır. O zaman akla şu soru geliyor: 
“Kitle iletişim araçlarında çalışan muhabir, çevirmen, düzeltmen, yazı işleri müdürü, yönetmen, yapımcı, kameraman, genel yayın müdürü, genel koordinatör gibi unvanları ve yetkileri ne olursa olsun, haberin ya da programın herhangi bir aşamasında üretime katkıda bulunan kişilerin eğitimleri, yetenekleri, dünya görüşleri, bilgi birikimleri, deneyimleri, kişilikleri yanlış bilgilendirmeyi engellemeye yeterli değil mi?” .
Biz şimdi, bugünün tespitini ya da yorumunu bir kenara bırakarak, ilerisi için neler yapılması gerektiğini düşünelim. 
Dünyanın globalleşmesi süreci içinde, çözülmesi gerekli o kadar çok sorun var ki, kitle iletişim araçları bunlara sayfalarını, ekranlarını açmalı; bireylerin doğruyu görmelerini engelleyen yalan, çarpıtılmış ve sansasyonel haberlerden, elden geldiğince uzak durmalıdırlar. 
Öncelikle, kitle iletişim araçları sorumlular ve çalışanları, yanlış bilgilendirmeden uzak durmak için, haberle yorumun sınırlarının nereden başlayıp, nerede bittiği konusunda, yeniden bir değerlendirme yapmalıdırlar. 
Her ne kadar tarafsız ya da objektif habercilik kavramı tartışmaları sürüyorsa da, objektif haber yazmak, program yapmak için, bazı teknik kurallar hala vardır. 
Kitle iletişim araçları, kadrolarını, iyi eğitim görmüş, yetenekli, yaratıcı gençlerle güçlendirmelidirler.
Kurum içi eğitime ağırlık vererek, kadrolar mesleki gelişmelerden anında haberdar edilmelidir. 
Özellikle kilit personele, periyodik olarak, yurt dışındaki benzer kurumlarda staj imkanları sağlanmalıdır. 
Kurulacak araştırma birimlerinde, yaratıcılık arayışları sürdürülmelidir.
Kötü kopyacılıktan bir an önce kurtulmanın yolları araştırılmalıdır.
Kısa dönemli çıkarlar bir yana bırakılarak, uzun vadeli ve istikrarlı yayın politikaları benimsenmelidir. 
Çeşitli yönleriyle araştırılmış, gerçek haberlere yer verilmelidir. 
Haber ve programlarda, insan hak ve özgürlükleri zedelenmemelidir. 
Haber sayısı artırılmalı, dış haberlere ağırlık verilmelidir.
İnsanların yakın çevreleriyle ilgilerinin sürmesine çalışılmalıdır. 
Haberler ve programlar, siyasi partiler ve tüm demokratik gruplar arasında fırsat eşitliği ve çoğulculuk ilkeleri göz önüne alınarak hazırlanmalıdır. 
Yalnızca belirli bir kesimin ilgi duyduğu sansasyonel magazin haberleri azaltılmalı ya da elden gelirse kaldırılmalıdır.
Haber ve ülke çıkarları tanımları yeniden belirlenmeli, bu tanımların dışına çıkılmamalıdır. Demokrasinin, 4 yılda bir sandığa oy pusulası atmak, demek olmadığı bilinciyle, bir yaşam biçimi olduğu asla unutulmadan, bunun öncelikle ailede uygulanmasına yönelik haber, yazı ve programlar hazırlanmalıdır.
Kitle iletişim alanında eğitim sürdüren kuruluşlarla yakın işbirliğine gidilerek, bu kuruluşların daha kaliteli eleman yetiştirmelerine katkıda bulunulmalıdır.
İnsan unsuru:
Biz genelde, alışkanlık hali olsa gerek, yanlış bir şey yapıyoruz. İlkelerden söz ediyoruz. Ortaya kurallar koyuyoruz. İdealin nasıl olması gerektiği üzerinde varsayımlarda bulunuyoruz.
Ama bunları kimin, nasıl yapacağını pek düşünmek istemiyoruz.
Evet, kitle iletişim araçlarındaki milyarlık, belki trilyonluk yatırımlar arasında, insan unsuruna gerekli değeri vermiyoruz. 
Şöyle ki, kitle iletişim araçlarına insan gücü sağlayan kaynakların en önemlisi, eskinin basın yayın yüksekokulları, şimdinin iletişim fakülteleri.
İletişim fakültelerinden mezun olan gençlerin, yeterli eğitim aldıklarını söyleyebilir misiniz?
Nedeni basit; maalesef iletişim fakülteleri, Devlet’in sınırlı imkanlarıyla, birçok kitle iletişim aracının en ufak bir katkısı olmadan, misyonerlik mücadelesi vermektedirler. 
Bırakın katkı sağlamak, kitle iletişim araçlarının bir bölümünde, öğrencilere staj yaptırmak bile angarya sayılmaktadır.
Bir anımı tazelemeden geçmek istemiyorum. Olayı Tayfun Hocam’la yaşadık. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde haber ajansı kurulduğunda, birçok ısrarlı girişimlere rağmen, öğrencilerin eğitimi için, Anadolu Ajansı günlük bültenlerinin değil, bir önceki güne ait bültenlerin bile ücretsiz verilmesini sağlayamadık.
Şimdi de Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde, Sayın Prof. Dr. Ateş Vuran’ın öncülüğünde bir haber ajansı kuruyoruz. Daha değişik bir biçimde; görüntülü haber bölümüyle, çekim stüdyosuyla, radyosuyla. Hiçbir kitle iletişim aracından yardım ya da katkı sağlamadan. Kişisel girişimlerle.
Hangi zorluklarla karşılaştığımızı, bizi nelerin beklediğini, tahmin edersiniz.
Peki niçin?
Medya dünyasına, kitle iletişim araçlarına daha nitelikli elemanlar yetiştirmek için. Silah tetiği çekmeyi öğretmekten kaçındığımız gençlere, füze attırmak için.
Toplumumuzu zehirlememek için.
Daha sağlıklı bir Türk kamuoyu için.
Öteki yorumları sizlere bırakıyorum.

İkinci Bölüm
Türkiye’de gazetecilik mesleği, yıllardır ciddiye alınmamıştır. Hala da alındığını sanmıyorum. 
Özellikle söylüyorum: Ciddiye alınmayan, kitle iletişim araçlarının etkinliği değildir. Gazetecilik mesleğidir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında, o dönemin yazarları, çizerleri gibi büyük ölçüde edebiyatçıları ve aydınları tarafından yürütülen bu meslek, sonraları “Gazeteci olunmaz, doğulur.” sloganlarıyla bir başka kesimin eline geçmiştir.
Bu kesim genellikle, çeşitli alanlarda başlattıkları eğitimlerini, değişik nedenlerle tamamlayamayan bir grup amatör şair ve yazarlardan oluşur.
1950’li yıllarda gazetecilerin de eğitilmeleri gerektiği fark edilir ve 2 yıllık özel okullar açılır; mesleki eğitimlerin 4, ya da bazı dallarda 6 yıl yapıldığı bir ülkede.
Daha sonra 4 yıllık basın yayın yüksekokulları devreye girer. Bunların ilk yıllarında sınırlandırılmış sayıdaki seçkin öğrencilerle sıkı eğitimler yapılır; bunların büyük bölümü, eğitimin pekiştirilmesi amacıyla yurt dışına gönderilir.
Gelelim günümüze. İletişim fakültelerinde 200-300 kişilik sınıflar, pratik yapamayan, staj yapamayan, (Çünkü birçok kitle iletişim aracında, böyle bir kavram yok.) dil bilmeyen, eski bir uygulamacı olarak söylüyorum, belki abartıyorum ama, maalesef dilekçe yazamayan mezunlar.
Bir yanda milyarlık, trilyonluk yatırımlar, dev teknolojiler, bir yanda tüm ülkeyi gerektiğinde belki dünyanın büyük bölümünü etkileyebilecek bir iletişim gücü; öte yanda bu gücü kullandırdığınız, teslim ettiğiniz, eksik, yetersiz eğitimli bir grup.
Siz, biz, Türk toplumu, böyle bir gruptan, öncelikle sağlıklı bir kamuoyunun oluşturulmasına katkı, kitle iletişim araçlarının da ülke yararına uyarlanmasını bekliyoruz.
Biraz kötümser olmak zorundayım: Maalesef, kısır bir döngü içinde ütopya peşinde koşuyoruz.
Bilir misiniz? Ülkemizdeki en büyük iki kitle iletişim aracı olan TRT ile Anadolu Ajansı’nın dış haber müdürlükleri, iki değişik zamanda, yabancı dil bilmeyen kişiler tarafından yönetilmiştir.
Meslektaşlarıma soruyorum: Birlikte çalıştıkları arkadaşları arasında, bir yabancı dil bilenlerin sayısı, iki yabancı dil bilenlerin sayısı, yurt içinde ve yurt dışında benzer kurumlarda staj yapmışların sayısı kaçtır? Bunlar çoğunlukta mıdır?
Basın önceleri, yetişmiş eleman ihtiyacının önemli bir bölümünü Anadolu Ajansı’ndan karşılar, zaman içinde de karşılıklı transferlerle bu ihtiyaç giderilirdi.
Bugün aynı yöntem görüntülü medyada sürdürülmekte. TRT’den yapılan aktarmalarla karşılanan yetişmiş eleman açığı, karşılıklı transferlerle devam ediyor.
Bu uygulamaların dışında, çok az sayıda kurum içi yetiştirme ya da dışarıdan sızma var. Ama sanıyorum, bu yeterli değil.
Kuyu kurumak üzere; biz bunu hala görmezden geliyoruz. İnsanımıza gazete aldırmak için, okutmak için lotarya gerekiyor.
Onca kanalın, onca reklamına, onca hediyeli programına rağmen, sinemalar, tiyatrolar dolmaya başladı.
Türk insanı bir şeyler söylüyor, biz hala duymazdan geliyoruz.
Okumayan, seyretmeyen, bilgilenmeyen ya da yanlış bilgilenen bir toplumda, nasıl sağlıklı bir kamuoyu oluşur? Doğrusu ben çok merak ediyorum.
Türk insanı, deyim yerindeyse, basına küstü. Basını kendi önünde görmek istiyordu, gerisinde buldu. Sorunlarına çözümler üretecek bir basın istiyordu; yeni sorunlarla karşılaştı.
Bu tür bir gelişmenin, hataların sürdürülmesi halinde, görüntülü medya için de söz konusu olabileceğini hatırlatmak istiyorum.
Bu olumsuz gelişmelerden, haklı haksız tüm gazeteciler de paylarını aldılar. Sevilen, yerinde olmak istenen gazeteci simgesi, yerini yalan ya da çarpıtılmış haber yazan, idealleri bir kenara atarak çıkar peşinde koşan, sözüne güvenilmeyen, insana saygısını yitirmiş, kişiliksiz bir varlık imajına bıraktı.
Allah sonumuzu hayır etsin.
Sayın Başkan, meslektaşlarım, konuklar, hepinize saygılarımı sunuyorum.

Doç. Dr. Atilla GİRGİN, bu konuşmayı, İktisadi Araştırmalar Vakfı tarafından, 7 Şubat 1994 Pazartesi günü, The Marmara Oteli’nde düzenlenen “Kitle İletişim Araçları ve Kamuoyu” konulu Seminer’in, “Kitle İletişim Araçlarının Demokratik Rejimlerde Ülke Yararına Uyarlanması” adlı Panel’de yapılmıştır.

İ.Ü. İletişim Fakültesi’nin 55. Kuruluş Yıldönümü

Aralık 2005, İletim, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Uygulama Gazetesi, Sayı 95.

Doç. Dr. Atilla Girgin habere ve haberciliğe yıllarını vermiş bir isim. 1969 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın-Yayın Yüksekokulu’ndan mezun olan Girgin, gazeteciliğe ilk olarak Anadolu Ajansı’nda başladı. Maceracı kişiliğinin onu haberciliğe çektiğini belirten Girgin, 1987 yılından bu yana okulumuzda mesleki dersler veriyor.

Fakültemizin en eski hocalarından biri olan Girgin, aynı zamanda Marmara, Yeditepe ve İstanbul Ticaret Üniversiteleri’nin İletişim Fakülteleri’nde de dersler veriyor. Fakültemizin 55. yılında Doç. Dr. Girgin ile anıları ve gazetecilik mesleği üzerine bir söyleşi yaptık. 

Gazeteciliği sizin için çekici kılan neydi?

Aslında benim hedefim hariciyeci olmaktı. Biraz da maceracı bir kişiliğim olduğu için çeşitli ülkeler görmeyi planlıyordum. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne de hariciyeci olmak için gittim. O arada bir arkadaşım Basın-Yayın Yüksekokulu’na kaydolmuştu ve ben de onunla birlikte derse girdim.

Gazetecileri o zamana kadar hiç tanımıyordum. Basın-Yayın Yüksekokulu’nun ilk senesinde de aradaki dengeleri fazla bozmamak için gençlerle birlikte basında deneyimli, basın kartı taşıyan Ankaralı gazetecilerden de bir kontenjan almışlardı. Bu ilk kontenjan grubundaki gazeteciler giyimleriyle, davranışlarıyla elit gazetecilerdi. Onlara benzeyen biri olmaya karar verdim ve hemen fikrimi değiştirdim. İyi bir gazeteci olursam, diğer ülkeleri de gezebileceğimi öğrendim. Böylece Basın-Yayın Yüksekokulu’nda kalmaya karar verdim.

O zamanlar gazetecilik mesleği daha mı parlaktı?

O zamanlar gazetecilik, toplumda daha saygın bir meslekti. Gazetecilerin, politikacı ve devlet adamlarının önünde çok prestijli durumları vardı. Ama o gazeteciler de yazı, davranış ve görüşleriyle onu hak ederlerdi. İşte orada günümüze göre biraz azalma var.

Ben gazeteciliğe başladığımda bir bakan, basın toplantısına 15 dakika geç geldiği için toplantı terk edildi. Aynı bakan, müdürlerimize telefon etti ve özür diledi. Biz bunun üzerine tekrar gidip basın toplantısını izledik. Şimdi böyle bir uygulama mümkün değil. 

Basın-Yayın Yüksekokulu’nu bitiren ilk gazetecilerdensiniz. Bunun eksikliklerini hissettiniz mi?

Bize, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin hocaları ders veriyordu. Çünkü gazetecilik, Türkiye için yeni bir meslekti. Birkaç gazeteci deneyimlerini anlatmaya geldi ama uygulamacı gazetecilikle akademisyenliği birleştiren yoktu. Hocalarımız bunun farkındaydı ve yabancı hocalar getirdiler.

Onların tecrübeleri ve ders notları bize kaynak oldu. Sonra da okuldan yetişenler, akademik hayata girenler oldu ve o denge sağlandı. Ama ilk aşamada bu eksikliğin farkına vardılar ve kısa sürede giderdiler.

İ. Ü. iletişim Fakültesi’ne ilk geldiğiniz günler neler yaşadınız?

Selami Akpınar, Anadolu Ajansı’nın üç önceki bölge müdürü idi. Bu okulda da “Ajans ve Ajans Haberciliği” dersini Selami Bey veriyordu. Ben o dönemde, Aajans’ta görev yaparken, bir gün Selami Bey beni ziyarete geldi. Bana bu okulda ders verdiğini ama onu biraz yorduğunu söyledi. “Sen bu dersi vermek ister misin?” diye sordu. Gençler yetiştirmek, gençlerin arasında olmak ve özellikle İstanbul Üniversitesi gibi bir kurumda ders vermek, herkese nasip olmaz. Selami Bey bana bu görevi verirken hazırladığı ders notlarını da verdi. Ben ondan ve birçok kaynaktan yararlandım. Ayrıca güzel davranış örneği olarak ‘Haber Yazmak’ kitabıma ders notlarından alıntılar yaptım. 

O yıllardan beri fakültemizde ne gibi değişimler gözlemliyorsunuz?

Tabii modernleşme ve ileriye gidiş var. Stüdyo ve Ajans kuruldu. Zengin bir kütüphane oluşturuldu. Bizim böyle bir şansımız yoktu. Bir gelişme var, fakat bu gelişmedeki verimliliği azaltan şey, sayısal çoğunluk. Sınıf sayısı az olursa daha başka şeylere yönelebiliyorsun. Bir an önce kontenjanların azaltılmasında yarar var. Böylece daha seçkin gruplar gelir.

İ. Ü. İletişim’i diğer iletişim fakülteleri ile kıyaslarsanız, neler söylersiniz?

Bana göre, vakıf üniversiteleri de dahil, iletişimin liderliğine oynayan 3 fakülte var: İstanbul, Marmara ve Anadolu Üniversitesi İletişim Fakülteleri. Bazı kurumların köklü olmasının getirdiği bir gurur var. Ben bunu İstanbul Üniversitesi’nde hep hissettim. Bu büyük bir şans tabii. Doktoramı İ. Ü.’de, yüksek lisansımı Marmara Üniversitesi’nde yaptım. İ. Ü.’de doktora yapmak herkesin harcı değil.

Belli kurumların kalitesi, ürünleriyle ortaya çıkar. Ürünleri de öğrencilerdir, asistanlardır, öğretim üyeleridir. Bunların ortaya çıkardıkları akademik, bilimsel sonuçlardır.

Siz öğrencilerinize ilk olarak neyi öğretmeyi amaçladınız?

Öncelikle gazeteci, bir yere başvurduğu zaman saygınlığıyla işe başlamalı. Tabii bunun yanında mesleğini bilmesi lazım. Toplumsal, ulusal ve uluslararası konularda fikir sahibi olması lazım. Gazetecinin daima kendini güncelleyen bir kişi olması, mesleğini gönülden sevmesi gerekir. Bu mesleği sevmezseniz, yapamazsınız. Öğrencilerime ilk bunları öğretmeye çalışıyorum.

Medyanın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Medyaya bir ilgi var. Yazılı basına da ilgi var. Yavaş yavaş tirajlar artıyor. Ama hayat koşullarının zorlaşması nedeniyle içerikte biraz yozlaşmalar var. O içeriğin, belirli bir düzeye gelmesi lazım. Bunun eğitim sistemiyle çok yakından ilgisi var. Yani belli süreç içinde, öyle gençler yetişecek ki artık televizyonların magazin programlarına bakılmayacak. Belgeselleri, ciddi programları seçecekler. Bu genel eğitim seferberliği ve Türkiye’deki eğitim sisteminin büyük reforma uğramasıyla mümkün.

Sizce üniversiteler, sektörün ihtiyaçlarına ne kadar cevap veriyor?

Üniversite, piyasa koşullarına uygun adam yetiştirmez; piyasanın kendi ayrı koşulları vardır. Çark ayrı bir şekilde işler ama üniversitelerdeki eğitimin de amacı, o işleyen çarka çabuk adapte olabilecek insanlar yetiştirmektir. Koşul, sadece o işi yapmaya hazır hale gelmenin süresini kısaltmaktır.

Size göre “İdeal Gazeteci” tanımı nedir?

Gazeteci olmak, önce adam olmak demektir. “Adam” kelimesi, içinde çok anlam barındırıyor: Ahlak, namus, ilkelilik, ülkesini ve insanları sevmeyi, en önemlisi de kendine saygıyı barındırır. Bu niteliklere sahip kişinin, gazeteciliğin yanı sıra çok şey olacağı kesin.

Bundan sonra neler yapacaksınız?

Son olarak bir site kurdum, “atillagirgin.net”. “Haber Yazmak” kitabımın 3. baskısı yapıldı. Marmara Üniversitesi doktora sınıfında, Türkiye’de yaşayan röportaj ustalarıyla ilgili bir kitap hazırlamayı düşünüyoruz. Onu bitirdikten sonra da anılarımla ilgili 2. kitabımı yayımlayacağım.

MİHA [Marmara Üniversitesi Haber Ajansı] çalışanlarının röportajlarından oluşan “Sevgimiz Özgürlüğümüzdür” adlı kitabın önsözü için, Aralık 1997

NEDEN MİHA? NİÇİN RÖPORTAJ?

Atilla Girgin (Öğretim Görevlisi)

Önceleri Gazetecilik Okulları’na, sonraları Basın Yayın Yüksekokulları’na, şimdilerde de İletişim Fakülteleri’ne yöneltilen eleştirilerin en yoğunu, “Eğitimde uygulama yetersizliği” olmuştur. Her ne kadar bu eleştiri, çoğu kez “Gazeteci olunmaz, gazeteci doğulur.” iddiasının ateşli savunucuları tarafından yapılmakta ise de, göz ardı edilmemesi gereken bir gerçeği vurguluyor. Eğitimde daha çok uygulama...

1994’ün ilk aylarında, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde, haber ajansı MİHA’yı kurarken, “Eğitimde uygulama yetersizliği” eleştirisinin yavaş yavaş ortadan kalkmasını amaçladık. MİHA’da çalışacak öğrenciler, “mutfakta” eğitileceklerdi. Her tür haber yazma, fotoğraf çekme, olay görüntüleme eğitimi, yerinde yani “arazide” yapılacaktı.

Başlarında Kayıhan Güven Hoca olacaktı. Kendini “mutfakta” eğitmiş, deneyimli, aynı zamanda akademisyen bir gazeteci; hem hoca, hem ağabey.

MİHA öğrencileri, öncelikle birer yazım kılavuzu edindiler. Dilbilgisinden başlayarak, çeşitli konularda hızlandırılmış bir kuramsal eğitimden geçtiler. Daha önce kurallara uygun olarak yazılmış haberleri, noktasını virgülünü değiştirmeden, terminallerde defalarca kopya ettiler.

Biraz pişince, defalarca kopyaladıkları haberlerin biçim ve içeriklerini tartışmaya başladılar, önce kendi aralarında, sonra bizlerle.

Öyle yazılmıştı da niçin? Hangi gerekçeyle? Hangi kurama uygun olarak veya hangi mantıkla?

İlk adım atılmıştı. Öğrenciler haber düşünmeye başlamışlardı, haberciler gibi...

Bu arada, fotoğraf makinesi satın aldılar, bazıları basit ama iş gören, keselerine ve ödeme koşullarına uygun.

Ve gün geldi, “araziye” çıktılar. Randevu alarak haber kaynaklarına gittiler, olay izlediler, özel haber çıkarttılar.

Haber yazdılar; tekrar yazdılar, tekrar tekrar yazdılar. Fotoğraf çektiler; tekrar çektiler, tekrar tekrar çektiler. Siyah-beyaz filmlerini kendi paralarıyla satın aldıkları banyolarda yıkadılar, kartlara bastılar.

Olgunlaşıyorlardı... Grup çalışmalarında bu kez kendi haberlerini, fotoğraflarını tartışmaya başlamışlardı. Artık nasıl haber yazılmaması, nasıl fotoğraf çekilmemesi gerektiği ana hatlarıyla ortaya çıkmıştı. Kuru haber, yalın haber, süslemesiz haber, taraflılıktan mümkün olduğu kadar uzak haber, ajans haberi yazılmaya başlanmıştı.

Çoğu, zamana bağlı olmayan bu haber ve fotoğraflar, yazılı, görsel ve işitsel medyaya dağıtılmaya başlanmıştı. Haberler ve fotoğraflar yazılı medyada yer alıyor, işitsel medyada okunuyor, görsel medyada ise genişletilerek, işlenerek veriliyordu.

Başarmışlardı... Çoğunluğu 2. sınıf öğrencileri olan MİHA’cılar başarmışlardı. Bazı arkadaşları ders saatlerinde bile kantinde, bahçede, merdivenlerde otururken, onlar iki yaz tatile çıkmadan sürdürdükleri çalışmaların meyvesini almışlardı.

MİHA mensupları gerçekleştirdikleri bu çalışmalarını arkadaşlarına, hocalarına da duyurmak istediler. Önce siyah-beyaz fotoğraf sergisi açtılar, ardından da yazılı basında yer almış haber ve fotoğraflarını sergilediler.

Sıra değişik haber türlerini denemeye gelmişti. Röportajda karar kılındı.

Kuru haber, yalın haber, süslemesiz haberin dışına çıkılacaktı. Haber nasıl süslenecek, nasıl daha sevimli, yerine göre daha yumuşak, yerine göre de daha etkin kılınacaktı? Röportaj, yazanın yetenek ve becerilerini daha rahat sergileyebileceği bir türdü. Haberciye daha geniş bir ifade özgürlüğü ve oyun alanı sağlıyordu. Tekrar çalışmalara başlandı, konular belirlendi. Yazıldı; tekrar yazıldı, tekrar tekrar yazıldı.

İşte “Sevgimiz Özgürlüğümüzdür”, böyle bir çalışmanın ürünü. Bu röportajların tümü, Cumhuriyet Dergi ve Cafe Pazar’da yayımlandı, bazıları kapak konusu olarak. Ve en önemlisi metinler, değil bir kelime, ne bir virgül, ne de bir nokta değiştirilmeden, fotoğraflar ise orijinal kadrajlarda.    

MİHA muhabirleri, en son “Bu Çocuklar Bizim” adlı bir fotoğraf sergisi açtılar. Sonra mı? Belki başka tür bir haber sergisi, yeni fotoğraf sergileri ve mezuniyete kadar böyle sürüp gidecek. Onlar haberciliğin tadını aldılar, çünkü mürekkep kokladılar. Yolları açık, kısmetleri bol olsun.

Söyleşi

1. Türkiye’de sizce nasıl bir habercilik anlayışı var?
Bu soruyu yanıtlamadan önce ülkemizle ilgili bazı bilgileri anımsamakta yarar görüyorum.

Kitap
Bir araştırmaya göre, Türk halkı, kitap okumaya yılda yalnızca 6 saat ayırıyor. Türkiye, kitap okuma konusunda çoğu Afrika ülkesinin gerisinde kalmış durumda.
Japonya'da toplumun yüzde 14'ü, Amerika'da yüzde 12'si, İngiltere ve Fransa'da yüzde 21'i düzenli kitap okurken, Türkiye'de yalnızca 1000’de 1 kişi kitap okuyor.
Bir Japon yılda orta­lama 25, bir İsviçreli yılda ortalama 10, bir Fransız yılda ortalama 7, bir Türk ise 10 yılda ancak 1 kitap okuyor.

Kütüphane
Türkiye'deki kütüphanelerde 13 milyon kitap bulunmasına karşılık, Bulgaristan'da 46 milyon, Rusya'da 739 milyon, Almanya'daki kütüphanelerde 104 milyon kitap var.
Türkiye'de kütüphanelere kayıtlı üye sayısı 493 bin 500 iken, İran'da 7 milyon, Fransa'da 16 milyon, İngiltere'de 35 milyon kütüphane üyesi bulunuyor.
Almanya'da halk kütüphanelerinde çalışan kütüphaneci sayısı 8 bin 337, Fransa'da 7 bin 88, İngiltere'de 6 bin 978, İspanya'da 3 bin 794, Türkiye'de ise yalnızca 333 kişi.(Türkiye'de95 kişiye bir kahvehane düşmektedir.)

Gazete ve Dergiler
Türkiye'de, toplam 6 bin 549 gazete ve dergi yayımlanmaktadır.
Ülkemizde yayımlanan gazetelerin % 90'ı yerel, % 3,3'ü bölgesel, % 6,7'si ise ulusal yayın yapmaktadır. Dergilerin ise % 35,8'i yerel, % 7,2'si bölgesel, % 57'si ulusal niteliklidir.
Gazetelerin yıllık toplam tirajının % 90,1'ini günlük gazeteler oluşturmaktadır. Dergilerin yıllık tirajının % 47,4'ü aylık, % 19'u ise haftalıktır.
(Türkiye’de 24'ü ulusal, 15'i bölgesel, 209'u yerel, 78 si kablolu, 154'ü uydu olmak üzere toplam 480 televizyon ve 1129 radyo yayın yapmaktadır.)

Tirajlar
Dünyanın en çok satan 100 günlük gazetesi listesinde, dört Asya ülkesinden tam 61 gazete yer almaktadır. Japonya’nın 20 gazeteyle başı çektiği bu listede, ABD'nin 19, Hindistan'ın 16, Çin'in 15 ve Güney Kore'nin 10 gazetesi bulunmaktadır.
(World Association of  Newspapers” verilerine göre, dünyada günlük tirajları 14 milyon ile 600 bin adet arasında değişen ilk 100 gazete içinde hiçbir Türk gazetesi bulunmamaktadır.)

Gazete Okuma Oranları
Dünya ülkelerinde günlük gazete okuma oranları (1000 potansiyel okuyucu) şöyledir:
“Norveç 704, Japonya 653, Finlandiya 531, İsveç 508, İsviçre 432, İngiltere 402, Avusturya 365, Kanada 342, Peru 341, Singapur 339, Danimarka 334, Almanya 332, Hollanda 328, Ukrayna 271, ABD 269, Hong Kong 261, Estonya 227, Slovenya 211, Avustralya 207, Belçika 203, Çek Cumhuriyeti 195, Macaristan 191, Fransa 164, Türkiye 131, İspanya 127, İtalya 118, Yunanistan 88.”
Özetle söz konusu veriler, okuma alışkanlığı bulunmayan yurttaşlarımızın önemli bir bölümünün, eğitim ve kültür yoksunu olduğunu ortaya çıkarıyor.
Bu nedenle Türkiye’de medya, okunacak, üzerinde düşünülecek bilgi ve haberler yerine, içerik özürlü, görüntü ağırlıklı, kişilerin komplekslerinin en az bir bölümünü tatmine yönelik, sık sık kaba gücün sergilendiği, ilkesiz siyasetin yanı sıra  cinsellik ve porno temalı  haberlerle yüklü.
Medya, siyaset ve sermayeyle iç içe, kol kola olduğu bir düzende, hedef kitlenin taleplerine uygun yayın yapar. Bu “demokratik” her ülkede böyledir.
Medyayı etkilemek düzeltmek ya da değiştirmek için, girişim ve uygulamalara önce bireyden dolayısıyla toplumdan başlamak gerekir.
Bir ülkenin, eğitim, kültür ve sermaye düzeninde, toplumsal ilişkilerinde, değişiklikler ve yenilikler yapmadıkça medyada hiçbir şey gerçekleştiremezsiniz.

2. Okullarda öğretilen habercilikle piyasada ya da şu anda medyada habercilik için neler söylenebilir? Öğrencilerin kafası karışıyor mu?
Öncelikle bırakın öğrencileri, benim bile kafam hala karışık.
Yıllardır soruyorum; yanıt arıyorum ve kimseden alamıyorum. Bilen var mı?
Bir ülkede, 1948 yılından bu yana gazetecilik eğitimi verilmesine, 1965’ten itibaren de bu eğitimin 4 yıl olarak belirlenmesine, 1992’den bu yana da söz konusu eğitimi veren yüksek okulların “fakülte” diye adlandırılmasına, 2013 yılı başlarında gazetecilik eğitimi veren 57 (bu arada yenileri eklenmediyse elli yedi) fakülte ve bu fakültelerden mezun on binlerce genç bulunmasına rağmen, gazete yazı işleri müdürleri niçin hala lise mezunu?
Resmi ilan alan gazetelerin zorunlu kadrolarındaki muhabirlere niçin mesleki alanda yüksek öğrenim koşulu getirilmiyor?
Bir de yıllardır, insanların beynini ”bağımsızlık”, “tarafsızlık” hurafeleriyle yıkayan yalancıları ortaya çıkarmakla görevlendirdim kendimi.
“Medyada bağımsızlık ve tarafsızlık yoktur. Medya sermayeyle politikayla iç içedir ve bunlara bağımlıdır. Önemli olan namustur, dürüstlüktür. İnsana saygıdır. Akşamları aynaya rahat bakabilmektir.” diye bas bas bağırarak...
Bu arada laf aramızda, sesim kısıldı; ama değişen hiçbir şey yok.
Bunların yanı sıra ders verdiğim fakültelerdeki öğrencilerime, akademik eğitimin “temel nitelikler taşıdığını” oysa piyasa uygulamalarında, yayın politikalarının, hedef kitlenin taleplerine göre belirlendiğini yineleyerek:
“Sizden istenen kimliğiniz, kişiliğiniz ve onurunuzla çelişmiyor ya da çakışmıyorsa çalışmayı sürdürürsünüz. Sonrası sizin seçiminiz.” diye sık sık hatırlatmalarda bulunuyor; yazdığım kitaplarda dile getirdiğim “başıma gelenlerden” örnekler veriyorum.

3. Bir zamanlar “besleme basın” vardı. Şimdi ise acaba adı mı değişti, siyasi ilişkiler üzerinden habercilik yapılıyor.
İkinci sorunuza verdiğim yanıtta, bu konuya kısa da olsa değindim. Biraz eklemeler yapayım. Öncelikle “besleme” kelimesini insafsız buluyorum. Basının bir bölümü muhaliflerini eleştirirken “besleme” diyor; kendileri için de kapılı kapılar arkasında, “besleme” yerine “destekleme” ifadesini kullanıyor.
Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti dahil, çeşitli ülkelerin basın tarihilerini incelersek, gazete çıkarmak için gerekli sermayeyi hep birilerinin verdiğini görürüz: önceleri doğrudan ya da dolaylı olarak devlet, sonraları onun yanı sıra çeşitli kurum, kuruluş ve kişiler...
Örneğin sorsanıza bana, bunca birikimime, onca deneyimime rağmen niçin gazete çıkarmadım; televizyon kurmadım; radyo istasyonu açmadım?
Sermayem yoktu da ondan.
Ayrıca bağlılık ya da bağımlılıklardan yararlanmayı da bilemedim.
Bu arada ülkenin son gündem konularından birinin, “Bazı gazeteci ve yazar-çizerlerin,  Başbakanımız merhum Adnan Menderes’ten yardım talepleri” olduğunu anımsatmakla yetiniyorum.

4. Haberin dili konusunda neler söyleyebiliriz, Hocam?  Bilgilendirici değil; tamamen denize atılan olta gibi yani okuyucuyu balık gibi gören bir haber dili diyebilir miyiz?
Bilindiği gibi, “Toplumsal Simge Düzeni” olduğu için dil, bir toplumun gelişmişlik düzeyini de yansıtır. Geri kalmış ülkelerde ya da dışa kapalı toplumlarda, dilin yapısı oldukça yalındır. Ayrıca kullanılan sözcük sayısı da sınırlıdır.
Bu çerçevede, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, dil eğitimine daha bir özen gösterilmelidir.
Basının temel ürünü haberin en önemli özelliklerinden biri, "anlaşılırlık" ya da "anlam taşıma"dır. Bu nedenle anlaşılırlığın sağlanmasında dili kullanma çok önemlidir.
Çünkü insanoğlunun dili, yalnız onun konuşabilmesi, düşündüğünü başkalarına iletebilmesi demek değildir. Dil dediğimiz düzen, insanın gözüdür; beynidir; düşüncesidir; ruhudur.
Günümüzde, Türkçe konuşma dilinin, yazı dilinin giderek yozlaşması söz konusudur.
Dilin yozlaşması:
Yabancı kelimelerin bolca kullanılması,
Anlatımda öz ve içerik yerine bol sıfatlı betimlemelere yer verilmesi,
Sık sık terimlere başvurulması
Sloganların ağırlık kazanması sonucu ortaya çıkar.
Bu çerçevede, yalnızca basın dili için değil; ülkemiz halkının konuştuğu Türkçe için de önlemler alınması gerekir.
Bu nedenle dilimiz, öncelikle yabancı kelimelerden ve sloganlardan arındırılmalıdır.
Yineliyorum; dilin bozukluğu, yalnızca yüksek öğretim kurumlarındaki eğitimin yetersizliğinden kaynaklanmamaktadır. Zaten dil üniversitede değil; evde: Baba ocağında, ana kucağında; sonra da ilköğretim kurumlarında öğrenilir. Yüksek öğretim kurumlarında ise kullanılır.
Türkçeyi doğru, güzel konuşmak ve yazmak, dili kullanan herkesin üstesinden gelmesi gereken bir iştir; uğraştır. Ana dilini doğru ve amacına uygun kullanmayanlar, ne konuşmada ne de yazmada başarılı olurlar.
Başarılı bir konuşma ya da yazıda, anlatım açık ve etkili olmalıdır. Bu da cümlelerin kısa, devingen, dilbilgisi kurallarına uygun olmasıyla kelimelerin özenle seçilerek yerli yerinde kullanılmasıyla sağlanacaktır.
Sorun, eğitim, bilgi ve ilgi sorunudur. Birilerine, "Hello" ile başlayan "Bye bye" ile biten; içinde Türkçe karşılıkları olmasına rağmen, onlarca yabancı kelime barındıran cümlelerle konuşmamaları gerektiği en kısa sürede öğretilmelidir.
Örneğin, TRT’nin saat 20.00 ana haber bülteninde, sunucu, Türkçe “ayrıntı” kelimesi bulunmasına rağmen hala “detay” diyebilmektedir.
Çare mi? Öncelikle dil ailede önemsenmeli, bir yandan da çocuklara yoğun bir biçimde okuma alışkanlığı aşılanmalıdır.
Toplumsal boyutta ise “Türk Eğitim Düzeni A'dan Z'ye gözden geçirilerek, Türkçe'nin egemenliği yeniden sağlanmalıdır.

5. İnternet haberciliği konusunda gelinen nokta sizce nasıldır? Haberin takibi ve güncelliği acısından değerlendirirsek…
Günümüz internet haberciliğinde gazete, televizyon ve ajans haberleri yoğun biçimde, izinsiz ve gelişi güzel kullanılıyor; bazen de saptırılarak… Ahlaki değerler çok sık göz ardı ediliyor. Birçok haberde halkla ilişkiler çalışması, propaganda ya da reklam kokusu var.
Özel haber kaynakları yeterli değil. Haber denetimi yok gibi. Haberin doğruluğu sınanmıyor; olumsuz yan etkileri düşünülmüyor. Varsa yoksa hız ve nicelik.
Bir yandan da tekelcilik alabildiğine yayılıyor. Gelişmeler, tam ilkel kapitalizm yöntemlerini anımsatıyor. Var olmak için her şey geçerli.
Neyse ki, bu alana çok gecikmiş olsa da yasal bir çerçeve getirilmek üzere…
Yeni yasayla internet haberciliği resmen bir meslek olacak ve hukuki çerçeveye oturtulacak. Yasanın çeşitli sınırlamaların yanı sıra teşvik önlemleri ve parasal kaynaklar içerdiğini de biliyorum.  
Asıl değerlendirme, yasanın uygulanması sonrası yapılmalı.

6. Eskiden bize öğretilen “haberi takip anlayışı” vardı. .Bugün ise sanki bu iyice bırakıldı. Haberde okuyoruz: adam karısını öldürdü, Peki niye öldürdü? Bir gün önce neler oldu;, daha sonra neler oldu? Yok bunlar… Sadece flash olsun, kan olsun yeter; gibi...
Haber takip anlayışı, başka bir deyişle “fikri takip” bir zamanlar (30-40 yıl önce, benim gazeteciliğe başladığım yıllarda) gazeteciliğin temel ilkelerinden biriydi.
Gazetecilikte, ilgilenilen, hakkında yazı yazıp haber yapılan işin peşini bırakmamak, olayı sonuna kadar izlemek olarak tanımlanır, fikri takip.
Bu uygulama, süreç içinde iletişimdeki teknolojik gelişmeler, haber konularının, türlerinin ve sayısının artması, bunlara bağlı olarak insan beyninin yorgunluğu, boş zamanların azalması gibi çeşitli nedenlerle toplumsal önemini yitirdi.
Oysa haberi yazarken, olayın geçmişini bilmek, haberciye kullanacağı kelimelerin seçiminde bile yardımcı olur. Örneğin, haber kaynağından kullanılacak ifadeler eskiyse “tekrarladı”, yeniyse “açıkladı” denir.
Kişisel ve toplumsal değerlerimiz, bilgimiz ve ilgimiz azaldıkça, yozlaştıkça, günümüz koşullarına uyarlandıkça medya içerikleri de değişiyor. Çünkü bir kez daha anımsatıyorum: Medya içeriğini hedef kitle belirler.
Üç özdeyişle bu konudaki görüşlerimi sonlandırmak istiyorum.
Her gazete, halka hangi fikir gölgesini istiyorsa onu satan bir dükkandır.
  Hanore de Balzac
 Bir gazete ancak, yayıncılık anlayışının ve ilkelerinin çok sayıda kişi tarafından
 paylaşılması durumunda yaşayabilir.
Alexandre de Tocqueville
Basında kalite, piyasanın tercihlerinin tatmin edilmesidir.
Rupert Murdoch

 7. Hocam, iletişim fakültelerinin sayısı konusunda görüşünüz nedir? “Sayı çok
 fazla” diyebilir miyiz?
Bu sorunuzu, ikinci sorunuzla ilgili açıklamamda yanıtladığımı sanıyorum. Yineliyorum: Ancak 50 dolayında ulusal gazetesi bulunan bir ülkede 57 iletişim fakültesinin var olması bir utançtır. Bu uygulama, gençlerin geleceklerini çalmak, onları umutsuzluğa itmek, nesil çürütmektir.

8. Batıda bir haber yapılacağı zaman "bomba haberi" ya da "PKK saldırısı” gibi ya verilmiyor ya da küçük veriliyor. Biz de ise ya tam sayfa ya da yangına körükle gidilerek veriliyor. Bu anlayışı doğru buluyor musunuz?
Bu sorunuza öncelikle şu ifadelerle cevap vermek isterim: “Gazeteci, mesleki uygulamalarının her aşamasında: eylemciliğe girişmeden, yandaşlığa ya da karşıtlığa kalkışmadan, yalnızca “gözlemci ve olay tanığı” olduğunu asla unutmamalıdır.
Gazetecinin temel görevi, olayları gerçek, açık ve dürüst bir biçimde be­timlerken, habere konu olan bireye (bireylere) ve onun (onların) yakınlarına yönelik yarar ya da zararla, toplumun, “dünyanın gerçek yüzünü görüp öğ­renme” gereksinimini dengelemektir.
Bu denge de, meslek etik’i ilkeleri çerçevesinde, “bilgi aktarma ve örnek olma” ölçütleri özenle değerlendirilerek kurulmalıdır.”
Ayrıca kitaplarımda yer verdiğim bu konudaki özdeyişlerden birkaç örneği şöyle sıralayabilirim:

Dünyanın ekseni haber değildir. Haberci, görevini yaparken ahlaksal, hukuksal, toplumsal, ulusal ve uluslararası sorumluluklarını unutmayan kişidir.
Atilla Girgin
Gazetecinin görevi, kanaatleri pazarlamak ya da inançlar uğruna kargaşa yaratmak değil; araştırma yapmak ve haber yazmaktır.Johannes Gross
Manşetlere uygun yeni bir skandalın ortaya çıktığı anda, gazetecinin olaya, mesleki bilgisini, cesaretini kullanarak kuşkuyla yaklaşması gerekir.

Wolf Schneider

Okurlarına, izleyicilerine ve dinleyicilerine karşı sorumluluk duyan gazeteci ajanslara, çıkarcı kişi ve gruplara, gösterilere ve skandallara olduğunca az inanmalı; çarpıtılmış haberlere, sabırla ve inatla karşı çıkmalıdır.

Paul-Josef Raue

Görüşmemize, son bölüm olarak şunları eklemek isterim:
30 yıla ulaşan gazetecilik yaşamımda (muhabirlik ve yöneticilik dahil) ülkeme, devletime ve ülkem insanına zarar vereceğini düşündüğüm hiçbir haber yazmadım; yazdırmadım; yayın(m)lamadım; yayın(m)latmadım.
Bu tür tercihlere “sansür” demeye kalkışan onursuzlar da çıktı. Benim için insan, can, hep haberden önemli olmuştur.
Bu yüzden söz konusu uygulamalarımdan gurur duyuyor; onları beynimde ve göğsümde onur belgesi olarak taşıyorum.
Teşekkür ediyorum.

(Bu söyleşi, 11 Ocak 2013 tarihinde Son Devir adlı internet sitesinde Fahri Sarrafoğlu imzasıyla yayınlanmıştır.)