Basından slogan

Kula bela gelmez
Hak yazmadıkça.
Hak bela yazmaz
Kul azmadıkça!

Hz. Mevlana

Basın başlık

Basından

İ. Ü. İletişim Fakültesi yayın organı “İletim”in, Mayıs 1999 tarihli 60. sayısında yayımlanmıştır

ATİLLA GİRGİN İLE İLETİŞİM FAKÜLTELERİ VE GAZETECİLİK ÜZERİNE

(Hakan Yılmaz  ve Osman Emre Gülören)

“Haber Yazma Teknikleri, Haberci Adayının El Kitabı”nın yazarı, Öğretim Görevlisi Atilla Girgin ile gazetecilik mesleği ve iletişim fakülteleri üzerine bir söyleşi yaptık.

Atilla Girgin’in gazetecilikmesleğine başlaması nasıl oldu ?

Ben, 1965 yılında liseden mezun olunca sınav kazanarak Mülkiye’ye (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) gittim. Orada 4 yıllık bir Basın-Yayın Yüksekokulu açılmıştı. Biz 30 kadar genç, Türkiye’de ilk kez gazetecilik yapmak için 4 yıl okunması gerektiğine karar veren kişilerdik. 4 yıl süreyle gazetecilik eğitimi aldık.

Ancak eğitim büyük oranda teorikti. Benim bir şansım vardı. 1968 yılında Anadolu Ajansı’nda stajyer muhabir olarak çalışmaya başladım. Ancak orada da pratik yaparken teori yoktu. Kulaktan kulağa bir kültür vardı. Çünkü onlar habercilik yaparken, belirli bir akademik bilgiye dayana­rak haber yazmamışlardı. Herkes bir şeyler söylüyordu; isterdim ki insan­lar yazı yazarken belirli mantıkla ha­reket etsinler.

Üniversite eğitimi sırasında hatır­ladığınız önemli hocalar var mı? Ozaman nasıl bir eğitim programı uy­gulanmaktaydı ?

Bizim aldığımız eğitimde de bir şanssızlık vardı. Çünkü o okulu açanlardan hiçbiri gazeteci değildi. Hocalarımızın büyük çoğunluğu hukukçu ve siyaset bilimciydi. Somut olarak ne okutulması gerektiği bilin­miyordu. Hatta biz 2. sınıfa geçtiği­mizde, “1. sınıftaki derslerden hangileri kalsın, hangileri kaldırılsın ?” diye bize bir anket yaptılar. 4 yıl boyunca haberi yazarken kimse bize, “Dikkat edin noktayı şuraya, virgülü şuraya koyun.” diyerek somut bir şey söylemedi.

Bunun eksikliğini hep çektik. 1987-1993 yılları arasında İ. Ü. Basın-Yayın Yüksekokulu’nda (sonraki İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde) ders verirken tahtada hep haber yazdırdım; işin özü bu. Bir trafik kazası haberi nasıl yazılır? Yaralılar hastaneye gönderilir mi? Yaralılar hastaneye gönderilmez. Çünkü yaralılar paket değil. Yaralılar hastaneye kaldırılır. Gençlerin bu gibi kalıpları, yazılı olarak bulmaları lazım kitaplarda.  Bu eksikliği çok çektiğim için “Haber Yazma Teknikleri” kitabını kaleme aldım.   

Üniversite eğitiminden sonra gazetecilik mesleğine başlamanız nasıl oldu?

Üniversiteden sonra Fransa’da kaldığım süre ile yedek subaylık süresini çıkarırsanız, 27 yıllık gazetecilik yaşamım oldu. Bunun büyük çoğunluğu Anadolu Ajansı’nda çeşitli görevlerle geçti. Kısa bir dönem de TRT’de Haber Dairesi Başkanlığı yaptım. 1994 yılı başından bu yıl başına kadar da Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisiydim. Şimdi yuvaya, yani İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne döndüm.

Gazetecilik mesleğinin Üniversite düzeyinde eğitimin almak piyasada nasıl avantajlar sağlıyor?

Bazı okullu olmayan gazeteciler, gazeteci olunamayacağını, doğula­cağını söylüyorlar. Ben yıllarca şunu savundum. Gazeteci olmak için belli yetenekler lazım, kabul. Ama gazeteci olmak için yüksek öğretim de gerekli. Gazetecinin belli bilgileri alması lazım. Belirli bir kültüre ve görgüye sahip olması lazım.

Gazetecilik yaparken belirli kişilere gidiyorsunuz. Onlardan bil­gi alacaksınız. Bu bilgilerin belirli bölümleri o kişilerin saklamak iste­diği şeyler. Siz ne yapıp edip bunu alacaksınız. Kaynağın yerinde siz olsanız aşağıladığınız, küçümsediğiniz bir kişiye bilgi verir misiniz? Demek ki, bir gazeteci olarak haber kaynağımıza gittiğimizde kültürü, eğitimi olan görgü kurallarını bilen, sözü dinlenir, yani medeni ölçüler içinde olmamız la­zım. Bu da Türkiye için gerekli bir eğitimin parçası. Bunları, bazı kişiler küçük ayrıntı gibi görüyor; fakat bunlar gazetecilik mesleği için çok önemli şeyler. İnsanlarla ilişki kuruyorsunuz; sağlıklı ilişkiler kuramazsanız, onlardan bilgi yani haber alamazsınız.

Şu anda medyada çalışanlar bu söy­lediğiniz noktalara dikkat ediyor mu?

Medyadan önce Türkiye için sı­kıntılıyım. Ben, yılın ilk dersinde öğrencilere şunu soruyorum. “Ye­mek yerken bardak sağda mı durur, solda mı durur?” Sınıfı bir izleyin, kimi “sağda” diyor, kimi “solda” di­yor. Bir bölümü de “ortada” diyor. Yani orta öğretimde en basit görgü kuralları bile öğretilmiyor.

Yaşama tarzı öğretilmiyor. Ha­yatın amacı Öğretilmiyor. Daha da önemlisi Türkçe öğretilmiyor. Bu tabii topluma yansıyor. Bunu 4 yıl­lık eğitimle tamamen ortadan kal­dırmak mümkün değil. Bunlar gençlerin sorunu değil; bozuk eğitim sisteminin, çocuklarıyla yeteri kadar ilgilenmeyen ailelerin sorunu. Orta öğretimde eğitimin kalitesini artırmamız gerekli.Yoksa sizlerin de karşılaştığı bazı çirkin sahneleri, medyada sık sık seyret­mek zorunda kalacağız.

Sizin de bahsettiğiniz bu gibi sah­nelerle medyada karşılaşmamak için İletişim Fakülteleri’nde nasıl bir eğitim programını hayata geçirmek gerekli? Pratikle teorik eğitim nasıl bir bütün­lük içinde öğrencilere sunulmalı?

Yıllarca ben masanın öbür tara­fında olduğum için şunu soruyor­dum gelen öğrencilere, “Haber yaz­masını biliyor musun? Al şu haberi daktilonun başına geç yaz. Fotoğraf çekmesini biliyor musun? Al makineni fotoğraf çek gel.” Medyaya bilgi­sayar girdikten sonra şu­nu sormaya başladık. “Bilgisayar kullanmasını biliyor musun? Al şu habe­ri PC’de yaz, bas et getir.” Fotoğraf için de, “Fotoğraf çek­mesini biliyor musun? Makinenin markası ne? Hangi objektiflerin var? Bana bir fotoğraf çek gel.”

İletişim Fakülteleri’nden mezun olan öğrenciler öncelikle haber yazmasını, bilgisayar kullanmasını, fotoğraf çekmesini, kamera kullan­masını bilmeleri lazım. Bunun yanı sıra öğrencilerin Türkçeyi çok iyi bilmeleri ve kullanmaları gerekli.

Üzülerek söylemek istiyorum ki, bazı iletişini fakültelerinde gençle­rin bilgisayar öğrenmek gibi bir şansları yok. Çünkü bilgisayarların büyük bölümü bozuk; ödeneksizlikten tamir ettirilemiyor. Geri kalan bilgisayarlar da, öğrenciler bozarlar diye kullanıma sunulmuyor. Bazı fakültelerde fo­toğraf makinesi yok. Bazılarında ise arızalanır, kırılır diye öğrencilere verilmiyor. Kameralar da verilmiyor; kırılır, bozulur diye. Bazı fakültelerde ise kamera veriliyor, mikrofon yok. Öğrenciler ödevlerini yapmak için mikrofon satın alıyorlar.

Böyle bir eğitim sis­teminin sağlıklı sonuçlar vermesi mümkün değil. Tabii ki kamera kırılacak, fotoğraf makinesi bozulacak, bilgisayar arızalanacak. Bizim mes­leğimizde kullanılan aletler bazen arızalanır. Bu profesyoneller için de geçerlidir.

Ama “Seleye otur, didonu tut, ayağını pedala koy.” diyerek bisiklete binmek öğretilmez. Bu iş pratik içinde öğrenilir; düşmek lazım, yaralanmak lazım.

Sizin anlattıklarınızdan anladı­ğını kadarıyla öğrenciler İletişim Fakülteleri’nde okurken mesleki for­masyonlarını tam anlamıyla tamamlayamayacaklar. Bu eksik kalan eği­timlerin nasıl ve hangi yollarla gide­re bilirler? Ne yapmaları gerekir? Siz bugün geriye dönüp bugün için bir İletişim Fakültesi öğrencisi olsay­dınız ne yapardınız ?

Bir an önce bir iş bulup çalış­ma şansını arardım. Ben öğrencilik yıllarımda pratik eksikliğini, böyle giderdim. Ama sevinerek söylemek gerekir ki, İletişim Fakülteleri yöneticileri de farkına vardılar, pratik eksikliğinin. Onun için yan kuruluşlar oluşturmaya başladılar. Haber ajansları gibi, kendi yayın organları gibi, radyolar gibi. Ama o radyoları RTÜK lüzumsuz radyolarla aynı kefeye koyarak kapatıyor. Örneğin Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde kurduğumuz, öğrencilerin kısa bir alana müzik yayını yaptıkları radyoyu, RTÜK geldi “yasaya aykırı” diyerek mü­hürledi. Bir yandan da zorunlu stajlar bir ölçüde pratik eğitime destek oluyor.

Yine de kabul etmek lazım ki iletişim fakültelerinden mezun olan herkesin iyi gazeteci, iyi tele­vizyoncu, iyi haberci olacağı diye bir garanti yok. On kişi yola çıkı­yor, birileri bir kaç adım öne çıkı­yor ve o önderliklerini genelde profesyonel hayatlarında da sürdürüyorlar.

Sektörle İletişim Fakültesi öğrencilerinin ilişkisini nasıl görüyorsunuz? İletişim fakültelerine yönelik ne gibi önemli hareketler olabilir?

Sektörle akademik kuruluşlar arasındaki en büyük sorun staj konusu. Bir takım yerlerde, iletişim fakültelerinden gelen öğrenciler ortada dolaşacak, işlere engel olacak kişiler engel olarak görülüyor. O yüzden de stajlara sıcak bakılmıyor.

Stajyerlerin bir bölümü iş yapmaya, bir şeyler almaya gitmiyorlar; doğru. Ama onlar arasında bir şeyler öğrenmeye gidenler var. Sa­nıyorum bu sektördeki kuruluşla­rın ayırımı iyi yapmaları lazım. Teo­ri çok güzel, bu bütün meslekler için önemli. Ama uygulamaya geç­tiğinizde bazı bilgilerden, etik de­ğerlerden vazgeçmek zorunda kalı­yorsunuz.

Biz basına gereksiz ödevler ve­riyoruz,’“Basın toplumu ileriye gö­türmelidir, basın şunu yapmalıdır, basın bunu yapmalıdır.” Basın bir ticari kuruluştur. Basına giren her kişinin, her patronun amaçların­dan en önemlisi para kazanmaktır. Bir topluma bir malı nasıl üretip nasıl satacaksınız? Toplum o malı nasıl istiyor ise... Talep oluşturabi­lecek bir biçimde ürün meydana getirmeniz gerekir. Toplum bu ise toplumun değerleri bu ise bizim medyamız da budur. Toplumumu­zun bir takım değerleri, eğitimi yükseldikçe hepimizin o değerleri yükselecek.

10-15 yıl içinde basın mesleği­nin yükselme trendi devam ede­cek.

Ancak günümüzde önemli bir sorun var. iletişim fakülteleri mezunlarının medya kuruluşlarında çalışmaya başladıklarında zorunlu olan 3 aylık staj süresi, bazı işverenler tarafından keyfi bir biçimde uzatılıyor. Ya da bu gençler 212 numaralı yasa yerine 1475 sayılı yasaya göre çalıştırılmak isteniyor.

Bunun nedeni arz talep dengesizliği. Bu sorunun bir an önce çözümlenmesi için ülke çapında önlem gerekli, iletişim fakültelerinin öğrenci kontenjanları gibi...

İletişim sektörü çok zenginolmakla beraber iletişimfakültelerine parasal desteksağlamıyorlar.

Bir kopukluk var. Yıllardır iki tarafta birbiriyle anlaşamadı. Akademisyenlerin bir ölçüde kendilerini aşağıladıklarını sanıyorlar. Akademisyenlerde de, ekonomik nedenlerle medya yöneticilerinin kendilerini üstün gördükleri gibi bir düşünce var. Ben bunu eğitim programları içinde de görüyorum.

Pratik eğitimini artırmak için meslekten arkadaşlarımız gelip ders veriyorlar. Fakat o dersler anı anlatma dersi oluyor, öğrenciler artık sıkılmaya başlıyorlar. Akademisyenlerin biraz pratiğe yönelmesi, pratikten gelen meslektaşlarımızın da biraz bilgilerle teçhiz olmaları gerekiyor.

Derslerde, “Ben meslekteyken, gençken” gibi anılarını anlatan arkadaşlarımız için bir Nasrettin Hoca fıkrası var. Hoca yaşlılık döneminde bir misafirliğe gitmiş. Evden çıktıktan sonra eşeğe binecek. Komşular, “Eşeği binek taşının yanına çekelim, rahat binin.” demişler. Hoca, “Ben eşeğe gençliğimden bu yana arkasından koşar, atlar semere, binerim.” demiş. “Yapma” hoca demişler, “Gençlik ayrı, oysa şimdi ayrı…”  Hocanın ısrarı üzerine eşeği binek taşından ayırmışlar. Hoca, koşmuş koşmuş, atlamış  ve semerle birlikte yere düşmüş. Hoca kendi kendine söylenmiş: “Nasrettin, ben senin gençliğini de bilirdim.”

İleriye dönük gazetecilik mesleğiyle ilgili bir tespitiniz var mı?

Ben çok iyimserim. Türk toplumu sağduyulu bir toplum­dur. Basında yeniden etik de­ğerler ön plana konulmaya, tartışılmaya başlandı. Etik de­ğer, objektiflik tartışılıyor; ve artık deniyor ki, “Objektif haber diyerek insanları ve kendimizi kandırdık. İnsan haber yaparken kendini kullanır, dilini kullanır, teknolojiyi kullanır. Bu üç şeyi kullanan insanın objektif olması mümkün değildir.” Bunlar ko­nuşuluyor, tartışılıyor.

Bir de sendikal girişim var medyada. Tekrar sendikayı geri getirme gibi çalışmalar var. Uzun vadede medyada iyi şeyler olacak sanıyorum. Moralimizi bozmaya gerek yok. Bu meslek güzel bir meslek, daha da güzel­leştirmek elimizde.