Basından slogan

Kula bela gelmez
Hak yazmadıkça.
Hak bela yazmaz
Kul azmadıkça!

Hz. Mevlana

Basın başlık

Basından

Emmy Ödülleri Gecesinde Birkaç Saniye (Serdar Turgut, Akşam Gazetesi, 21 Eylül 2005)

Emmy Ödülleri’nin dağıtıldığı gece, içimi sonsuz sıcaklıkla kaplayan bir olay oldu. Takip etmeyenler için tekrarlayayım; ABD’de üç ana televizyon şebekesi vardır. Bunların hepsinde de gece haberleri aynı saatte başlar ve biter, anlayacağınız üçü arasında büyük rekabet vardır. Bu üç kanalın da haber programını sunan gazeteciler, toplumun vicdanı haline gelmişlerdir. Amerikan toplumu hayat hakkındaki tüm enformasyonunu, bu üç insandan almaya alışmış durumdadır.
Geçenlerde bu üç kanaldan bir tanesi olan ABC şebekesinin haber sunucusu Peter Jennings hayata veda etti. Emmy Ödülleri’nin verildiği gece televizyon dünyası Peter Jennings için bir anma düzenledi. Programın bu bölümünü de, diğer iki kanalın habercileri Tom Brokaw ile Dan Rather birlikte sundu.
Sadece bu olaydan bile biz Türk gazetecilerinin çıkaracağı birçok ders olmakla birlikte, bunları sonra yazmak kaydıyla ben, programın beni asıl duygulandıran bölümünü anlatmaya geçeceğim. Tom Brokaw ile Dan Rather, açış konuşmalarını yapmak için birlikte sahneye çıktılar ve o anda salondaki bütün seyirciler - ki bunların arasında çok meşhur aktörler, aktrisler vardı, neredeyse şov dünyasının elitinin tümü oradaydı - hepsi birden ayağa kalktılar. Yaşlanmaya başlayan iki haberciye duyulan saygının, bu şekilde spontane dışarıya vurulması beni çok ama çok duygulandırdı.
Meslektaşların birbirlerine saygı ve sevgileri ve de insanların onların önünde saygıyla ayağa kalkmaları... Bir gazetecinin ulaşabileceği en büyük mertebe de bu olmalı.
Sonra bizim memleketteki durumu düşündüm… Yıllar içinde yıkılıp giden arkadaşlıklar, birbirimize karşılıklı yaptığımız hakaretler, toplumda mesleki saygınlığımızın hiç kalmamasını düşündüm; elimde olmadan televizyonda izlediklerime gerçek bir özlem duyarak.
Bu üç gazetecinin yıllar içinde rekabet sürecinde kurdukları arkadaşlık ve karşılıklı saygı, toplumun önünde ayağa kalktığı bir saygı objesi haline dönüşmüştü. Emmy Ödülleri gecesinde yaşanan o birkaç saniye, bir mesleğin saygınlık zirvesinin nasıl olması gerektiğini göstermişti. Ben sahnedeki gazetecileri gerçekten kıskanarak ve “Şu anda, ne kadar da mutlu olmalılar...” diye düşünerek izledim. Üçlünün ölen tarafını düşünürken, onu yıllar boyunca tanırım... (her gün evinizin içine giren bu insanları sonunda gerçekten tanıyormuş gibi hissediyorsunuz) “Böyle bir biçimde anılmak, hatırlanmak ne kadar da güzel bir şey olmalı; ailesi ve çocukları şu anda ne kadar da mutlu olmalılar.” dedim, kendi kendime.
Bu mesleği yapan bir insan olarak, mesleki saygınlığım nedeniyle hatırlanmak değil derdim. Çünkü bu saygınlığın, neredeyse faşizan tavırlarla tanımlandığını ve tanımlanmaların bu kritere göre yapıldığını biliyorum. Bu kriterlere ve saygınlık tanımının tekel altına alınmasına karşı çıkmanın bir faydası da olmadığını biliyorum; çünkü ortada bağlantıları hayli güçlü olan bir saygınlık çetesi de var. Onun için, okuyucunun sağ duyusuna bırakıyorum onları... Çünkü biliyorum ki okuyucu kendisini “saygın”’ diye satan maskenin altında ne tür bir boşluk, bir sahtekarlık olduğunu da görüyor. Ben ne isterdim biliyor musunuz: Bir gün zamanı geldiğinde, insanların karşısına çıkacağım bir ortam olduğu takdirde, oradaki insanların benim hakkımda sadece “Yahu bu adam, hayatı boyunca bizlere küçük bir gülücük hediye etmek için çalıştı çabaladı. Bizi mutlu edebilmek için, bizlere beş dakikalık mutluluk sunabilmek için komik yazılar yazmaya çalışıp durdu. Haydi şuna da sevgimizi gösterelim bari...” diye düşünüp sevgi vermelerini, benim de bunu alabilmemi düşündüm. “İşte o anda, her şeye değerdi.” demezsem namerdim.
Yıllar boyunca didinip çalışmamdan sonuçta sadece bunu bekliyorum. Konuyla alakasız gözüken Emmy Ödülleri’nde işte bunları düşünmüştüm; sizlerle paylaştığım için de mutluyum.